🌦️ Kiraz Ağacı Ile Ilgili Şiirler
Meyvelerleİlgili Şiirler . Kavun Ağacı. 66 - Portakal. 67 - Şamama. 68 - Sapotillo. 69 - Şeftali. Aile Haftası İle İlgili Şiirler
DEDEM BİR KİRAZ AĞACI KİTABININ SINAV SORULARI 1.Tonino nerede yaşamaktadır? a.Köyde b.Şehirde c.Kentte d.Çiftlikye 2.Tonino kimi çok sevmektedir? a.dedesi ve nenesini b.annesini c.babasını d.kardeşini 3.Tonino en çok neyden sıkılmaktadır? a.dedesinden b.anne babasının baskısından c.köyden d.kardeşinden 4.Kitabın yazarı kimdir? A.Charles Dickens B.Victor Hügo C.Angele
KirazAğacı İle Aramızdaki Mesafe Kısa Özet. Yazarın kendi yaşam hikâyesinden esinlenerek, küçük bir kızın görme yetisini kaybetmesiyle ilgili kaleme alınmış olan bu roman her yaştan okur için. Küçük Prens, İçimdeki Müzik gibi kitapların hayranları için çok özel bir yeri olacak. Mafalda, dokuz yaşındaki bir
Sabahtelevizyondaki haber programında İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde kiraların en düşük 8-10 bin lira olduğu, bu yüzden insanların daha küçük yerlere taşınmaya başladığı haber yapılmıştı.
Dahaönce argo ile ilgili sınırlı çalışmalar yapılmışsa da 7 bu alanda ilk ciddi ve kapsamlı çalışma Ferit Devellioğlu tarafından yapılmıştır. Devellioğlu, araştırmalarını özellikle İstanbul ve çevresine ayırmış, Türk argosunun belirleyici özelliklerini önemli ölçüde buralardan topladığı materyallere
Ve adeta onun kaldığı yerden “Bu sabah mutluluğa aç pencereni/ Bir güzel arın dünkü kederinden/ Bahar geldi, bahar geldi güneşin doğduğu yerden,” diyerek devam eder Ataol Behramoğlu ‘Bahar Şiiri’ adlı şiirinde. Edebiyatta ilkbahar teması, edebiyatçıları adeta usta birer ressama dönüştürür. Fırça yerine kalem
DünyayıDolduran Kiraz farklı bir açıdan bakıldığında da bir dönem romanı olarak ele alınabilir. 60’lı yılların Türkiye’sine bir çocuğun gözünden başlayarak köylülerin, muhtarın, öğretmenin, müdürün, valinin bakış açıları da ekleniyor ve okul bahçesine yaptırılan bir “büst” ile yazar olayların
bOkTto.
KİRAZ AĞACI 24 Şiirin hikayesini görmek için tıklayın Sana uzun zamandır yazamadım, bahçemdeki Kiraz Ağacı’ım. İşlerimin çokluğundan değil! Yazmak istediğim şiir henüz kıvamına varmadığından, ülkemde olanlara bir türlü aklımın almadığından, İnsan oğlunun bu derece gamsız ve gaddar bu derece bencil, sahtekar, kindar, dindar-mı-dindar, yardakçılarına güvenmiş, kendini beğenmiş, yalancı, yağmacı, talancı olması inanki benim acım Kiraz Ağacı’m. Oysa ki sen ne gamsızsın ne gaddar, ne de yalancı-kindar yada sahtekar! Paylaşırsın her şeyini sonuna kadar herkesle; hiçbir karşılık beklemeden, Karınca ile, kuş ile kelebeklerle, böcek, kurt ve arılarla “İtibardan tasarruf olmaz!” bile demeden, Ama “Ağaç olmak” zor gelir biz insanlara; Mecazi anlamı ise “ekilmek” tir, yani biri tarafından atlatılmak-bekletilmek demektir. Hele- hele birine; “Kalas, kütük, odun, kereste, moloz!” falan deme, küfür sanar, kızar insanlar. Ağaç reçinesi terleyen gövden, gündüz güneşinde sığındığım gölgen, baharda çiçeklerin, bal tatlı meyvaların, budadıkça serpeleşen dalların, geceleyin havadaki ozonu emen, pislediğimiz havayı filitreyen senin foto-sentez yaprak yeşilin ve de “Bana ne be!” demeyerek, arıttığın temiz havayı bize geri vererek doğaya katkın bir “ağaç” olmanın onurudur Kiraz Ağacı’m. Niçinmi bunları sana yazdım Kiraz Ağacı’m? Burada Almanya’da insanlar öz kökenlerini yani geçmişlerini ararlar. Tarihi-kayıtlı belgelere bakarak; yazıp-çizip dal budak salarak ulaşırlar var oldukları toprağa. çünki onlar için geldikleri yer çok önemlidir, buna burada, “Hayat Ağacı” denir. Ta ana kökenine ulaşırlar Varoluşlarının ana-kaynağı ararlar. Bu Hayat Ağacı gövdesinden filizlenen her budak, her budaktan kolveren ip-incecik sap, her sapın bir yaprak ucu onlar için aile ferdidir. Kim kiminle evlenip, kimi doğurdu orada isimlendirilir. Uca kadar varan dalların -yani akrabaların- tek bir gövde ile toprağı yarması, orada sağlam bir kök salması soyunu belirler ve “Bu benim Hayat Ağacı’m!”derler. Sorarsan bana; Benim köküm 2 nesil öne, 2 nesil geriye, olsa-olsa 300 yıllık cüce bir töre. Kimisininki ise Ergenekon adlıyla anılan 3-5 bin yıllık bir destan Uzak Asya’da Ural Dağları’nda kökenli bir yaradılış efsanesi. Osman Oğulları bile at üstünden Anadolu’ya geldiklerinde; 6-7 bin yıllık antik yunan kırallığı, Hitit-Babil-İran uygarlığı orada çoktan var olduysa, bu topraklarda kök-dal-budak saldıysa, bunların yanında benim 2 bin yıllık geçmişimin lafımı olur efendim? Her uygarlık başlayıp-gelişmiş, Erişmiş kıvamına yani sonuna gelince gövde ve dalları kesilmiş yok olmuş ve yalnızca “kök olarak” toprak altında kaybolmuş. İşte bu tüm uygarlıkları saklayan toprak yer yüzündeki “asla yok edilemeyen gövde” dir, Buna; Kesilen, yakılıp yok edilen budak ve dalların bir kopyasıdır!” denir Kiraz Ağacı’m. Bu kök, bu toprak yazıt ve tarihi kanıt olarak çözülünce gizemi bir gün bu kökünden; Ağaç “Ağaç” olarak tekrar çıkar dal-budak-yaprak salar, yaşar ve yaşatır yeryüzünde geçmişimi. Onun için ben Öz Köküm’den sildim 2 bin yıllık Ergenekon Masalı’nı ve 5 yüz yıllık Osmanlı Saltanatı’nı; Anadolu ile başlar benim varoluşum, Anadolu’dur “Medrese ve din baskısından” kurtuluşum, Anadolu ise özgürlüğümün kaynağı, Anadolu ise Laikliğin bayrağı, Anadolu ise Demokrasi ve Cumhuriyeti yaratan, Anadolu ise kadın ile erkeği eşit yapan... Demekki Anadolu’dur varoluşum benim! Ben safsatayı neyleyim? Eğer sen; Ata’mın kurduğu, devrimleriyle koruduğu bu sap-a-sağlam gövdede dal-budak salanlardan biri isen, bu ağacı kurutmak-yok etmek isteyen Hain imam yada öbür diğerine fırsat vermek neden? Tabiki bu her ikisi; -Yani ağacımda tehlikeli olan dallar- Bir gün gelir budanırlar ve düşerler kara toprağa.” Denir. -ama ülkemde görülen şey ne yazık ki öyle değil- Onlar gitsede geridekiler parazit, kene, zararlı kurt-böcek olarak direnecektirler; Tekrar din ile, Kuran ile halkı uyutacaklarını ve sürdüreceklerini sanırlar saltanatlarını! Vakıf, Tarikat, Cami Gençlik Kolları ve SADAT* adları altında örgütlenerek, onları kışkırtan-destekleyen büyüklerine güvenerek birde ellerine aldılarmı son kontrollü Cunta’da kaybolan 120 bin askeri silahı... Al sana İç Savaş; “Dan, dan, dan!” Bu kök ve gövdesi sağlam olan ağaç Asla, birdaha beslemiyecek asalak, Çünki bu benim Hayat Ağacım’dır, öz köküm ve Ana Vatan’ımdır! İlk seçimde tüm nebati ve hayvani parazitleri yok edip, özgürüm, laikim, kadını-erkeği eşit olan bir ülkeyim!” deyip, bu vatan mutlu yarınlara ulaşılacak, inan! İnanki; "„Kıskanıyorsam seni, çekemiyorum belki, pişmanım yada? anlatamadığımdan derdimi, sana burada, sılada. Almanya’da herşeyin çözümü var. Problemler bile yus-yuvar, köşesiz-çıkıntısız, dert başlamadan önce törpüleye-kese, sıkıntısız bulunuveriyor çare. Dereler bilem dingin akıyor burada Almanya’da; Eğri su yatağında doğrultulmuş, setlenmiş su terazisiyle, içine birde trübün konmuş çevrilmiş enerjiye Bahçemde erik, elma, kiraz yaşıyorlar kardeşçe yan-yana. eksi-artı ile orantılı, eşitçe biraz. Tatları belkim ayrı, çeşit-çeşit ve başka, ama hepside güzelim meyva. Birinin özgürlüğü sınırlanmış diğerine; Az-çok ile, var-yok ile orantılanmış,, fazlalar kesilip-budanmış kuvvetli-zayıfla ortalanmış konmuş böylece doğa teraziye. Bahçemdeki kiraz ağacı; Ekleyiverdim bu yılda bir eksi daha sılaya! İçimdeki acı; Kaybetmenin kazancı... Daha sana ne diyem özgür-Laik Türkiye’m?" * SADAT ÖRGÜTÜnü lütfen ŞİİRİN HİKAYESİ’nde okuyunuz. Yana yatık/içeri dizeler yazdığım ilk KİRAZ AĞACI şiiridir.
“YER; İstanbul Kültür ve Sanayi Fuarı. eskilerin Haydarpaşa Ana Garı KONU; Masal Diyarı. BÖLÜM; Aliye’nin Hikayesi. Burası bir zamanların işçi yatakhanesi. Duşları, helaları, küçük odaları, çift katlı ranzaları, yemek salonu, mutfak değişmişlerdir mutlak! Yukarı doğru kıvrılarak tırmanan bir merdiven boşluğu. Üstü kirli-beyaz, yer-yer çatlak, araları sıva dolu, tozlu bu duvarın altı; Yarısı yeşil safran boya, tavanı kireç-badana -eskisi gibi hâlâ- Sona beş basamak kala loş bir koridorun ucu doğdu,. -dışardaki aydınlığa ne oldu?- Sondan dördüncüde koridorun tavanında göründü Lambalar. Üçüncü basamakta karşılıklı odalar. Son ikincide belirdi geniş çerçeveli, tahta yalın kapılar. Son basamak ele verdi; Sırt duvarı isli-pisli, dilim-dilim gri, döküm kaloriferleri. Yanıyor buharla, sanki kış ortası, ya Hidayet terli, ya sıcak burası, yada mevsim başkası, biraz önce yaz değilmiydi dışarısı? " Dırrr..." Diye zıylayan bir zille Makinist Hidayet geldi kendine. Koridorun dibinden birden yeri yalayıp gelen köpük uçları sarı, yeşil dalgacıklar belirdi, noktacıklar sivrildikçe-sivrildi, çalkalanarak birbirine çarptı, kıvılcımlar sıçrattı, sıçradı tavana, tırmanıverdi her-bir-yana. Renk şöleni onlara yaklaştıkça-yaklaştı, ayak Uçlarına ulaştı, değdiği herşeyi parlak -Hidayet ve Aliye’yi bile- sıvayıp aydınlatarak; „Kenarları kalın konturlu çizgi filimlerindeki gibi“ metal-yapay bir elbise giydirdi yada Hidayet’e öyle geldi. Şaşırdı Hidayet; " Dikkat et!" Diyerek Aliye’yi gerisine aldı. Karşılıklı-yanlı açıldı tüm kapılar, cıvıl-cıvıl çocuklar dışarı fırladılar, ardından da MASALLAR; Denizci Simbat 7 derya kaptanı omuzunda papağanı bağcıkları arkadan bağlı kara bir kapla, bir gözü kapalı yarım görüyor. takmış peşine çocukları pupa-Yelken geliyor. Önü açık-yakası kalkık, uzun kırmızı renkli altın işlemeli kadife kaftanı yerlerde sürünüyor. Bir çocuk onu eteğinden çekti, o durdu-döndü, çocuk elindeki kalemi uzatı ve güldü. Simbad çocuğa baktı; Bel kuşağından eğri saplı kamasıyla, kırma tabancası arasından bir fotoğraf çıkararak imzaladı, gülümseyerek kalem ve fotoğrafı çocuğa verdi. Bilsen çocuk ne sevindi! "Hayret!" Diye şaşırdı Makinist Hidayet; "Dün akşam okumamışmıydım bu masalı ben Aliye’ye, iyi uyusun diye, rüya görüyorum herhalde?" Pamuk Prenses ile el-ele tutuşmuş 7 Cüce karşıdan çıka-geldi. Sinbad bir adım gerileyerek yana çekildi, üstü uzun tüylü geniş kenarlı siyah gemici şapkasını başından çıkardı, saygıyla öne eğilerek yere yelpazeledi ve Pamuk Prensesi selamladı. Aliye bağırdı; "Merhaba 7 Cüce!" Çocuklar alkışladı. Biri somurtkan, biri sevimli, en uzunu bilgiç, diğeri saf-iri, en zayıfı çocuk, en şişmanı aşık olanı, en küçüğü akıllı hepsi beyaz Sakallı, hepsi Yerden bitme, Hepsi yeşil-kırma uzun Küllahlı ve hepsinde aynı Elbise 7 Cüce Aliye’yi selamladı. Neşeyle birkaç çocuklar bu guruba katıldılar Koridorun öbür ucundan uçup gaklayıp-guklayan Zümrüt-ü-Anka kuşu geldi. Baş-kanat-kuyruk tüylerindeki güneşin 7 rengi değdiği herşeyi boyayıp-aydınlattığında; Tavandan yeşil sarmaşıklar dolana damla-damla sarktı aşşağıya, ağaç dalları duvarları deldi, masal yeri vahşi bir orman oluverdi; "Rüyanında böylesi!" „ Efendim?" Dedi Aliye dedesine bakarak. Hidayet masaldan kurtaramıyordu ki kendini; cevap versn; "Ben birşey demedim!" Oldu cevap. Kırmızı Çizmeli Kedi çıkarmış çizmelerini eşşek-köpek-horoz üçlüsü Bremen Mızıkacılarına yalın Ayak, kedi olarak eşlik ediyor. Fareli Köyün Kavalcısı takmış peşine çocukları, kaval çalıp, dans edip geliyor. Aliye’de birden o yana seyirtti, Hidayet onu kolundan çekti, bıraksaydı belkide torununu kaybedecekti. Dev Hagrit’in önünde Hary Porter, Roy, ve Harmine kol-kola girmiş seke-seke neşeyle yürüyor. -İlk filimlerindeki gibi yaşlanmamış hepsi- hâlâ çocukça gülüyor. Üç sihirli sopa; "- Sim, sala bim!" Diye ateşlendi, bu kıvılcımların ışığında Ezop, La Fontaine, Dede Korkut ve Nasrettin Hoca sahneye geldi. Eşşek anrdı ahırdan, kaplumbağa üzerinde yan-gelip-yatmış tavşan, yarışta hedefi gözlüyor, Ayak uçları unlu Yaşlı Kurt dadılık ediyor 7 keçi yavrusuna, Çalışkan Karınca kararınca Cır-Cır Böceği ile şarkı söyleyip dans ediyor, Aptal Tilki paylaşıyor peyniri, Kurnaz Karganın samimiyetine katık, Ali Baba kardeşi Kasım’a terazi ile ekonomi dersi veriyor,, 40 Haramiler alın terini keşfetmiş, haydut değiller artık, Kırmızı Şapkalı Kız itiyor tekerlekli sandlyesini Yalancı Kurtun. ağzı kocaman, gözleri büyük, kulakları uzun, Alis sohpet ediyor Harikalar Diyarından çıka-gelmiş hayvanlarıyla, maceracı Gülüver karınca boylu düşmanlarıyla haşır-neşir çekişiyor hâlâ. Keloğlan, Kör-Dadal-Malkoç Oğulları ile Tarkan omuz-omuza veriyor, reklam panosu önünde çocuklarla poz verip fotoğraf çektiriyor, Masalımızın sonunda; Uçan halı üstünde 4 Kişi daha geliyor salona; Alaadin elinde sihirli lambası ile, yanında lambanın devi Dağduman, mahalle köpeğim Duman ve Peter Pan. "Dağn!" Diye vuran bir çan sesiyle karşılıklı kapılar açıldı birden-bire İstanbul Kültür ve Sanayi Fuarı’nın ikinci katı; Eskinin işçi yatakhanesi; içeri girdi masallar herkes yerli-yerine, üçüncü kata seğirtti çocuklar El Sanatları hüner atolyelerini görmeye. Tahtadan kol ve bacakları, meşin mentşeli eklemleri ve yalan söyemekten uzamış yuvarlak-sivri burnuyla koridorda sadece Pinokyo kaldı. Bu yalancı Kukla Hidayet ve Aliy’ye yaklaştı; "Bitti!" Dedi; "Biten ne?" Diye Hidayet usulca soruncaı; "MASAL DİYARI" Oldu cevap. Sonra döndü sırtını onlara gıcırdayan eklemleri üzerinde yalpalayarak son kapıyı açtı, ardında kaybolup-gitti ve böylece masalımız da burada bitti.“
KİRAZ AĞACI 22 Dostum MENEH bir önceki şiirime yorum getirerek; “Kiraz Ağacı, dert ortağı” demiş, çok doğru. Bir başka dost ise; “Ağaçla konuşulur mu?” diye tepki göstermiş. Bildiğim kadarıyla ağaca ilk şiir yazan ben değil, büyük usta Nazım Hikmet’tir. Şahidim ise şu şiir; "Ruhum, gözlerini yumuşacık yum ve gömülür gibi suya çıplak ve beyaz giriver uykuya, rüyaların en güzeli bekliyor seni, ninni... Ruhum, gözlerini yumuşacık yum, kucağımdaymışsın gibi bırak kendini, ninni... Uykunda unutma beni, ninni… Gözlerini yumuşacık yum yeşil ela gözlerini ninni ruhum ninni... Sen yukarıda yemişli dalların içindesin, yeşil gözlerin güneş dolu, dudakların bala bulanmış. Ben ağacın dibindeyim, bir ayağım çukurda... Ben senden çok önce gideceğim, sen bensiz kalacaksın ihtiyarlığında.“ İşte böyle Kiraz Ağacı’m, gelelim şimdi biz 1973 yılına. Ben orada sana* Bedri Rahmi Eyüpoğlu hocamı tanıtacağım; „Gösterirdi hocam elindeki çakıl taşını; " Kır bakalım katibin ev penceresinin camını!" „Olurmu hocam insaf, ora Üsküdar, bura Fındıklı arada koskocaman boğaz var!" "Dene hele, her gün bir fiskem öne." "Böyle bir şey imkansızdır efendim!" "Ya Yavuz Sultan Selim? Buzağı ile başlamış evlat, vurmuş dalına her gün tepeye çıkarak; Buzağı olmuş dana, dana öküz olana tırmanmış Dağa." Sığmazdı sınırları engin bu düşüncenin boyutları o günki minicik kafama; "Sığdıramıyorum gövdemi Akademinin giriş kapısına..." Haydaaa! Kapının genişliği üç metreye iki; „ Olmaz hocam valla!“ Ölümünden az önce son ameliyat, son görüşme; "Açın pansumanı bakalım, yaramnın resmini yapayım!" Pes Hocam, yapar da! Anlıyorum bugün ben; O gün Bedri Rahmi hocamıın ne dediğini ve neden?“ Niçin mi anlattım, bu devi sana böyle Kiraz Ağacı’m? Hani tırtıl kurdunun yaprak yiyerek ipek yaptığı, hani bu ipekten ördüğü kozanın içine girip-yattığı, hani kış uykusundan sonra, baharda; kKozayı delip, kelebek olup gelip, doğaya renk kattığı dut ağacı soydaşını bilirmisin sen? İşte onun “Kara” sı denilen; “Kara Dut’um, çatal karam, çingenem!” Şiiri vardır; „Nar tanem, nur tanem, bir tanem. Ağaç isem dalımsın salkım saçak, petek isem balımsın a gülüm günahımsın, vebalimıin. Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan. Yoluna bir can koyduğum, gökte ararken yerde bulduğum karadutum, çatal karam, çingenem. Daha nem olacaktın bir tanem? Gülen ayvam, ağlayan narımsın, kadınım, kısrağım, karımsın.“ İşte Aşk, işte ağaç, işte kahır böyle anlatılır. Birde sana Bu kara sevdanın acı sonunu anlatayım Kiraz Ağacı’m; Asistan iken 1947 yılında, Heykel Bölümü öğrencisi Mari Gerekmezyan hanıma zil-zurna aşık olur Bedri Rahmi hocam. Kısa bir süre önce evlendiği eşi Eren hanımdan bir oğlu da doğunca; Bu „Umutsuz Aşk“ denen bela, ayyaş yapar onu ve Kara Dut’unu verem! İşte böylece biz; Az gittik-uz gittik, dere-tepe düz gittik. Dönüp ardımıza bir baktığımızda fakat... “Bir arpa boyu” kadarmış hayat! * Benim KARA ZURNA 2 şiirim
Kiraz Çocuk şiirleri Meyveler ile ilgili şiirler Şiir örnekleri Kiraz Her tarafta yetişirim. Ana yurdum Anadolu. Tek çekirdekli meyveyim. Etim lezzetli ve sulu. Rengim koyu kırmızıdır. Sarı renklilerim de var. Olgunluk Mayıs’da başlar Temmuz'un başına kadar. Parlak incecik kabuğum Etimle birlikte yenir. Bazılarım dizilerek Pasta üstleri süslenir. Atalarımız Mayıs’a Diyorlardı Kiraz ayı. Haziran’da bekliyorum Ağacımdan toplanmayı. alıntıdır ÖNCE OKUL ÖNCESİ 6 YAŞINDA! İnstagram hesabım madamteacherr
kiraz ağacı ile ilgili şiirler