🦞 Cemal Süreya Kuşlar Uçuyor Şiiri Sözleri

Cemal Süreya” anısına (Kendi seçimiyle “10 Ağustos” 1931, Tunceli, Pülümür (o yıllarda Erzincan’a bağlı) - 9 Ocak 1990, İstanbul) Cemal Süreya ile Süreyya Berfe, yakın iki şair arkadaştır. Edebiyatla ilgilenenler bilirler ki, Süreyya Berfe’nin önceki soy ismi “Kapınak”tı; “Süreyya Kapınak”. KUŞLAR İLE İLGİLİ GÜZEL SÖZLER. Sevdanın gökyüzüne kanatlanmış halidir kuşlar. Her kuşun bir dalı vardır. Victor Hugo. Gökyüzü karışıksa bu kuşların işi. Edip Cansever. Hayat kısa kuşlar uçuyor. Cemal Süreya. Cins kuşlar yakalanınca çırpınmaz. Cemal Süreya – Yazmam Daha Aşk Şiiri şarkı sözleri WhatsApp. Telegram. VK. 0. 58. Oydu bir bakışta tanıdım onu Kuşlar bakımından uçarı Cemal süreya elma şiiri; Falci abla falima bak; YKS AYT Puan Hesaplama 2022 - HESAPLAMA.NET; Google play indir gezginler pc; Costa 35 bitez; Counter strike 1.6 4; Cemal süreya uzun sözleri; Oyku karayel estetik; Cemal süreya elma şiiri. Cemal süreya elma şiiri. Şimdi sen çırılçıplak elma yiyorsun. Cemal Süreya - Keşke Yalnız Bunun İçin Sevseydim Seni Şiir Sözleri İki kalp arasında en kısa yol: Birbirine uzanmış ve zaman zaman Ancak parmak uçlarıyla değebilen İki kol. Merdivenlerin oraya koşuyorum, Beklemek gövde gösterisi zamanın; Çok erken gelmişim seni bulamıyorum, Bir şeyin provası yapılıyor sanki. Kuşlar toplanmış göçüyorlar Keşke yalnız bunun Arar sevgide derinlik, edecek sana yarenlik. Sen yeter ki içinden de olsa seni seviyorum de; benim kulaklarım çınlasın yeter. Biliyorum sana giden yollar kapalı! Üstelik sende hiçbir Cemal Süreya: Dergiler bugün daha çok satılsa da, marji­ nal maliyet noktasıyle satış fiatı arasında niced r bir dengesizlik var. Maliyet artıyor, buna karşılık dergi fiyatları paralel bir artış gösteremiyor. Okur sayısındaki artış, o açığı kapayacak ölçüde değil. K14wo3. Türk şiirinde modernist bir hareket olan 'İkinci Yeni' şiirinin öncülerinden olan Cemal Süreya, ilk şiir denemelerini ortaokulda eskizlerle, lisede aruzla yapsa da asıl şiir çalışmaları üniversite yıllarında başladı. Sosyalist fikirlerini, çıkardığı Papirüs dergisinde okurlarıyla paylaştı. Arkadaşıyla girdiği bir bahisin ardından soyadındaki bir Y harfini atarak, 'Cemal Süreya' adını aldı. İşte, Cemal Süreya biyografisi... "Hayat kısa kuşlar uçuyor" sözleriyle hafızalara kazınan, Türk edebiyatının en önemli yazar ve şairlerinden, İkinci Yeni akımının usta ismi Cemal Süreya, 9 Ocak 1990 tarihinde 59 yaşında hayatını olan Cemal Süreya'nın sürgün hayatını 7 yaşında başladı. 1938'de Dersim İsyanı sonrasında ailesiyle birlikte bir yük vagonuna konulup Bilecik'e sürgüne gönderildi. Süreya'nın henüz 23 yaşında olan annesi, sürgünün 6. ayında hayatını kaybetti. Tahsil için İstanbul'un yolunu tutan Cemal Süreya ile kardeşi ve babası, İstanbul'daki 3. yıllarında burada kaldıkları evde tespit edilerek, sürgün yerinden izinsiz ayrıldıkları gerekçesiyle polis tarafından tekrar Bilecik'e getirildi. CemalSüreya Bilecik'te parasız yatılı okuluna kaydedildi. Artık o hem sürgün, hem parasız, hem de yatılıdır kendi ikinci eşiyle tanışma hikayesi bir hayli ilginç. Rivayet odur ki, Cemal Süreya bir arkadaşına "Düğmemi dikebilecek bir kadınla evlenmek istiyorum" dedikten bir kaç gün sonra bir yemekte Zuhal Tekkanatla karşılaşır ve yaka düğmesini kopartıp Zuhal Tekkanat'a uzatır, evlenme teklif eder. Cemal Süreya, On Üç Günün Mektupları adlı eserini Zuhal Tekkanat hastanedeyken onun için SÜREYA'NIN HAYAT HİKAYESİ1931 yılında Erzincan'da dünyaya geldi. Cemal Süreya aslen Tunceli ve Alevi bir ailede doğan Cemal Süreya'nın babası Hüseyin Bey, annesi Güllü Hanım'dır. 1905'te Erzincan'da doğan ve nakliyecilikle uğraşan babası Hüseyin Seber Kürt'tür. 1915'te Karatuş'ta doğan ve 'Gülbeyaz' olarak bilinen annesi Güllü Hanım Zazadır. Karatuş'tan gidip gelirken Güllü Hanım ile karşılaşan Hüseyin Bey, ağabeyi Memo'nun yardımıyla Güllü Hanım'ı kaçırmış ve evlendi. Bu evlilikten Cemalettin, Perihan, Ayten ve Kemal adlarında 4 çocuk dünyaya geldi. Çocuklardan Kemal, 1 yaşındayken hayatını kaybetti. Ailesi, 1938 yılında Dersim Harekatı sırasında, amcasının valiyle arasının kötü olması nedeniyle Dersim İsyanı sonrası Bilecik'e sürgün YAŞTA ANNESİNİ KAYBETTİGüllü Hanım, Bilecik'e yerleştikten 6 ay sonra yaptığı düşük sonucu 23 yaşında yaşamını yitirdi. Ailenin maddi durumu bu dönemde gittikçe kötüleşti. İlkokula başlamak için halasının yaşadığı İstanbul'a giden Cemal Süreya, buradayken ailesinden gelen bir etkiyle cenk kitapları okumanın yanı sıra sık sık sinemaya gitti. Daha sonradan babasıyla kız kardeşleri de İstanbul'a gitti, fakat sürgün edilen kişilerin bulundukları muhiti 20 yıl boyunca terk etmeleri yasak olduğu için bir gece bütün aile Sanasaryan Han'a götürüldü, ardından Bilecik'e makinist olarak karayollarına çalışmaya başladı ve işi gereği ayın 15 günü dışarıda olduğu için annelik görevini babaannesi üstlendi, babasının boşluğunu ise amcası doldurdu. Annesi öldükten sonra babası 2 evlilik daha yaptı. Babasının ikinci eşi Esma Hanım, üçüncü eşi ise Refika Hanım ile SÜREYA'NIN EĞİTİM HAYATICemal Süreya, ilkokula başlamadan önce okumayı, yazmayı, matematiği ve resim yapmayı büyük amcası Memo'dan öğrendi. Hastalığı sebebiyle okula 1 yıl geç başlayarak 1939'da 37. Beyoğlu İlkokulu'na kaydoldu. İlkokul 2. sınıftayken yazdığı bir kompozisyonla öğretmeninden Yavrutürk dergisini ödül olarak 3. sınıfın ilk dönemini bitirdikten sonra sürgün edildikleri Bilecik'e dönmek zorunda kalınca, Bilecik Birinci İlkokulu'na kaydoldu. Burada 'Kürt damarı tuttu', 'Sümüklü Kürt', 'Kürt Cemo' sözleriyle hitaplara maruz kaldı. Üvey annesi Esma Hanım'dan uzak kalmak için parasız yatılı sınavına girdi ve sınavı kazanarak 1944-45 eğitim-öğretim döneminde Bilecik Ortaokulu'nda okumaya başladı. Tatil dönemlerinde gece bekçiliği ortaokulu bitirdikten sonra 1947-48 döneminde İstanbul'da Haydarpaşa Lisesi'nde parasız yatılı öğrenci olarak öğrenim hayatına devam etti ve bu dönemde aruz ölçüsüyle birkaç şiir yazdı. Lise son sınıftayken edebiyatla ilgilenen Cemal Süreya, kendini bu dönemde 'aruzcu, eski edebiyatçı' olarak gördü. 1950'de Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin Maliye ve İktisat bölümünde okumaya ve bu dönemde şiirlerini yayımlamaya başladı. Yine bu dönemde eski şiiri bırakarak yeni şiire geçiş yaptı. 1954'te mezun olduktan sonra teğmen olarak askerliğini yaparken fark derslerini de vererek hukuk diplomasını da DÖNEMİCemal Süreya, 25 Kasım 1954'te Eskişehir Vergi Dairesi'nde stajyer olarak göreve başladı. 8 Ağustos 1955'te yapılan Teftiş Kurulu sınavını kazanarak 11 Ağustos 1955'te maliye müfettiş yardımcısı olarak İstanbul'a gitti. Bu dönemde art arda hem şiirleri hem yazıları yayımlandı ve dergi çıkarmayı planladı. 7 Ekim 1958'de girdiği yeterlilik sınavı sonucunda 5. sınıf maliye müfettişi oldu. Bu tarihten itibaren teftiş amaçlı ülkenin çeşitli bölgelerine yaptığı Temmuz 1959-31 Aralık 1960 tarihlerinde memuriyetine ara verdi ve bu dönemde, beşinci ayın beşinde saat beşte Kızılay'da Demokrat Parti hükümetini protesto etmek amaçlı toplanan grubun şifresi olan 555K'ya tanık oldu. Olay anında Adnan Menderes'in bir protestocu tarafından tartaklanması, 22 gün sonra da 27 Mayıs Darbesi ile görevinden uzaklaştırılıp sonrasında idam edilmesinin sebeplerini Cemal Süreya, daha sonraları yazdığı '555K' adlı şiirinde dile bitirdikten sonra maliye müfettişi göreviyle Ankara'ya atandı ve 1961'de Maliye Denetim Usulleri ve İktisadi Devlet Teşekkülleri'ni incelemek üzere Paris'e gönderildi. Paris'teyken hem Fransızcasını geliştirdi, hem de 'Göçebe' adlı şiirini tamamladı. Burada 1 yıl kaldıktan sonra Türkiye'ye dönerek Kars, Ağrı, Çanakkale ve Tekirdağ gibi yerlere teftiş turnesine çıktı. 1964'te İstanbul'a atandıktan sonra hem edebiyata, hem de dergi çıkarma işlerine ağırlık vermek için 31 Temmuz 1965 tarihinde Maliye Teftiş Kurulu'ndan arkadaşları Sezai Karakoç ve Doğan Yel ile beraber istifa BÜROKRAT OLARAK EMEKLİ OLDUMemuriyetten ayrıldıktan sonra dergi çıkarıp dergi yönetimlerinde bulunan Cemal Süreya, 12 Mart Muhtırası'nın meydana gelmesiyle memurluğa geri dönmek zorunda kaldı. 7 Şubat 1975'te Darphane ve Damga Matbaası müdürü oldu fakat dönemin Maliye Bakanı Yılmaz Ergenekon ile tartışmasıyla görevinden ayrılarak Ankara'ya, Tetkik Kurulu üyeliğine Süreya, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı çıkaracağı kitapların basımında yer alan 9 kişilik Kültür Kurulu üyeliğine de seçildi ve 2 Şubat 1982 tarihinde yüksek bir bürokrat olarak emekli oldu. Emeklilikten sonra batmak üzere olan Odibank'ı Ortadoğu İktisat Bankası kurtarmak için yönetim kurulu üyeliğine getirildi fakat bankanın batmasıyla mahkemeye sevk edildi, ardından aklandı. Devlet işi dışında Yurt, Meydan Larousse ve ANSA Omnis ansiklopedilerine redaktörlük yaparak emekli olduktan sonra daha çok zaman ayırmayı düşündüğü yayın dünyasının içine dahil YAŞAMIHayatı boyunca 4 kez evlenen Cemal Süreya'nın, bu evlilikler dışında çeşitli ilişkileri oldu. Bilecik'te ortaokul 2. sınıf öğrencisiyken tanıştığı ve aşık olduğu Seniha Nemli ile ilk evliliğini yaprı. Cemal Süreya'nın babası bu evliliğe razı olmamasına rağmen Süreya, Seniha Hanım ile 1952'te nişanlandı ve 7 Kasım 1954'te de evlendi. Nikah döneminde Cemal Süreya'nın gelgitli karakteri, beklentileri, öfkesini kontrol edemeyişi; gereksiz yere çıkan ilk kavga sonrasında kendi bileklerini jiletle kesmesi ile sonuçlandı. İlk evliliğinden Ayçe adında bir kızı oldu. Eşiyle arası problemli olan Cemal Süreya, stajyer olarak çalıştığı Eskişehir Vergi Dairesi'nde tanışıp bir süre beraber olduğu kadın için 'Üvercinka' adını kullandı. 11 Ağustos 1955'te Maliye Müfettiş Muavini olarak İstanbul'a atanan şairin 'Üvercinka' ile ilişkisi bitmiştir. Cemal Süreya'nın babası Hüseyin Bey'in ölümü sonrasında Süreya'yla Seniha Hanım yeniden birleşmişti fakat bu ikinci beraberlik de uzun sürmedi. 1958'de evi terk ederek boşanmak için 7 yıl uğraştı. Seniha Hanım ise zaman zaman şiddet gördüğü eşine daha fazla dayanamayıp kızını da alarak baba evine Hilmi Ziya Ülken'in yeğeni Suna Lokman ile nişanlandı fakat Cemal Süreya'nın Paris'e gitmesiyle evlilikleri ertelendi. Paris'ten dönen şair, nişanlısından ayrıldı. 1964'te İstanbul'a atandığında Tomris Uyar ile tanıştı ve birlikte yaşamaya başladı. Fakat 1966'da ilişkileri sona erdi. Cemal Süreya'nın 'Papirüs'ü ikinci defa çıkardığı 1966'da Zühal Tekkanat ile tanıştı ve ikili, Ağustos 1967'te evlendi. Bu evlilikten Memo Emrah d. 23 Kasım 1969 adından bir oğulları oldu. Maddi sıkıntılar nedeniyle memuriyete dönen Cemal Süreya Ankara'ya gidince eşiyle mektuplaştı, 'Beni Öp Sonra Doğur Beni' kitabını eşine ithaf etti ve ailesi, şairin yanına Ankara'ya taşındı. Aynı evi paylaşmalarına rağmen geçinemediler, sürekli aldatıldıklarını düşündüler. Cemal Süreya'nın tepkisi zaman zaman şiddete dönüşmüştü. Evliliği sırasında Gazi Eğitim Enstitüsü'nde Fransızca hocalığı yapan Güngör Demiray ile tanışan Cemal Süreya, Tekkanat'tan 1975'te boşanarak aynı yılın şubat ayında Demiray ile evlendi fakat 10 ay sonra boşandı. 1976'da Tekkanat ile tekrar nişanlandı ve 1977'de bu beraberlik de bitti. Darphane Genel Müdürlüğü'nde çalışırken 1980'de tanışıp evlendiği ve kitabevi sahibi 4 çocuklu dul bir olan ve Süreya'nın 'Bayan Nihayet' dediği Birsen Sağnak, şairin son eşi SÜREYA'NIN KİŞİLİĞİCemal Süreya; çocukluğunda zayıf, sıska ve hastalıklı sıtma olduğu için kafasının bedenine göre oldukça büyük göründüğünü belirtti Utangaç bir yapıda olduğunu "Utangaç bir adamım ben; bir şeyin fiyatını bile soramam; ayrıca, sorarsam, almak zorundayımdır sanki" sözleriyle dile getirdi. Baki Süha Ediboğlu tarafından 'tıknaz, orta boylu, esmer, kara kaşlı kara gözlü, hareketli bir insan' olarak betimlendi. "Kişiliğine hakim olan durgunluk ve itidal, düşünmeden, bir fikri kafasında yoğurup pişirmeden sere serpe konuşan bir his adamı olmadığı kanısını yaratıyor insanda. ... Konuşmalarında iyiden iyiye hissedilen bu diyalekt, şiir okurken kayboluyor, sanki bir başka tatlı, yumuşak, zaman zaman da tonlu bir İstanbul ağzı ile inşat yapıyor" diye ekledi. Tekin Gönenç ise Süreya'yı 'ağır başlı, yumuşak, söylediklerini çok iyi tartan, öte yandan oldukça çekingen bir insan' olarak tanımladı. Ali Püsküllüoğlu, şairle ilk tanıştıklarında şairin çekingen olduğunu belirtirken Mehmet Kemal ise şairin yalnız, kimsesiz, durağan ve çekingen kimliğini bir türlü atamadığını dile getirdi. Osman Numan Baranus ile Zeynep Oral da şairin utangaç bir kişi olduğunu küçük düşme fobisi ve kusursuz olma endişesi taşıyan Cemal Süreya, kalabalık toplantılarda konuşmaktan pek hoşlanmazdı. Dost ve içki ortamlarında 'şairane konuşma', kendi kendine konuşma, mektup yazma, alınganlık gibi huylara sahiptti. Halasının oğluyla yazma eskizlerine başlayan şair, küçük düşmekten ve beğenilmemekten korktuğu için yazdıklarını kimseyle paylaşmadı. Sezai Karakoç, Cemal Süreya'nın yazdıklarını en yakın arkadaşı olan kendisine bile göstermemesini 'kıskançlık' olarak yorumlarken eşi Zühal Tekkanat ise şairin çalışmalarını sürekli gizli yaptığını açıklamıştır. Cemal Süreya, beraber olduğu kadınları kıskanırken kendisi evliyken kaçamak yaptı. Cemal Süreya, bohem bir hayat sürerken bu yaşantısından oğlu Memo etkilendi. Oğluna karşı 'dengesiz' davrandı ve hem kızıp döverken hem sevgi gösterisinde bulundu. Alkol ve sigaraya düşkün olan Cemal Süreya, mesleğinde oldukça ciddi ve titiz bir şekilde çalıştı. Özel hayatında ise sade ve 'yoksul denilebilecek' bir hayat sürdü. Maliye Bakanı'na verdiği yanıt ya da 12 Eylül Darbesi'nin mimarı olduğunu, sanata karşı tavır aldığını ve Türk Dil Kurumu'nu kapattırdığı için Kenan Evren'in Çankaya Köşkü davetini reddederek ya da Turgut Özal'ın kapitalist sermayeyi desteklediğini düşünmesiyle Cemal Süreya iktidar karşıtı Süreya'nın anne tarafı Zaza baba tarafı da Kürt olmasına rağmen evde Türkçe konuşulduğundan ötürü Kürtçe bilmeyen şair, ilerleyen dönemlerde bu durumdan ötürü 'üzüldüğünü' dile getirdi ve son eşi Birsen Hanım'ın desteğiyle Kürtçe öğrenmeye karar verdi. Kürtçe öğrenmek için alfabe bularak derslere başlamak üzereyken 12 Eylül Darbesi'yle ortadan kaldırılan kitaplarla birlikte bulduğu alfabe de ortadan yok oldu. Cemal Süreya bunun üzerine 'Kısa Türkiye Tarihi IV' şiirini SÜREYA'NIN DÜNYA GÖRÜŞÜCemal Süreya, kendini 'sol sempatizanı demokrat aydın' olarak nitelerken düşünce olarak da 'formalist' olarak tanımladı. Herhangi bir siyasi partiye dahil olmayan veya herhangi bir eylemde bulunmayan şair, düşüncesini daima koruduğunu ve Türkiye'nin sosyalizmle kurtulup gelişeceğini dile getirdi. Kendini feministlerden yana hissetmiş ve feminizm sorununun dünyada ancak sosyalizmle ve kendiliğinden çözüme kavuşacağı kanısında olduğunu fakat 'dünyanın hiçbir yerinde gerçek anlamda bir sosyalist toplum kurulamadığı için kendi payına bu umudumu yitirdiğini' açıkladı. Devlet, aydın, halk, politika, sanat, sanatçı gibi konuları sosyalist bir perspektifle ele almış ve iktidar sahibi olarak itham ettiği devlet, sağ görüşlü, gerici, demokrasiyi 'burjuvanın enstrümanı' olarak sunan, kültürü ve sanatı baltalayan kişilerden oluşmuştur. Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Anavatan Partisi eleştirdiği hükümetlerin başında öldüğü zaman mevlit okudu ve müezzin ödülü olarak Cihangir Camii'nin minaresinde iki defa ezan SÜREYA'NIN ÖLÜMÜCemal Süreya, 1982'de kalp spazmı olduğunu açıkladı. Sağlık problemi, oğlu Memo'nun annesini alarak Birsen Hanım ile yaşadığı eve taşınmasıyla başladı ve oğlunun fiziksel şiddetine maruz kalarak bunalımın eşiğini geldi. Kendini içkiye veren Cemal Süreya, 6 Ocak 1990'da kalp krizi geçirdi. 8 Ocak 1990'daki Gazeteciler Cemiyeti'ndeki son hali, Muzaffer Buyrukçu tarafından 'bitkin, zayıflamış ve tam bir moral çöküntüsü içinde' şeklinde aktarıldı. Gece evinde rahatsızlanan Cemal Süreya, önce Haydarpaşa Göğüs Hastanesi'ne, ardından Numune Hastanesi'nin acil servisine götürüldü fakat 9 Ocak 1990 Salı günü şeker komasından hayatını kaybetti. Cenazesi, 10 Ocak 1990 günü Şişli Camii'nde kılınan öğle namazından sonra, amcası Memo'nun yattığı Kulaksız Mezarlığı'nda toprağa SÜREYA ŞİİRLERİ VE ESERLERİUsta şair; Üvercinka 1958, Göçebe 1965, Beni Öp Sonra Doğur Beni 1973, Güz Bitiği 1988, Sıcak Nal 1988, Sevda Sözleri 1984, 1990, 1995, Korkarak Vinç ve Uzaktan Seviyorum Seni adlı şiirlere imza Dolu Çiçekle 1976, Günübirlik 1982, 99 Yüz 1992, Uzat Saçlarını Frigya 1992, Folklor Şiire Düşman 1992, Aydınlık Yazıları/Paçal 1992, Oluşumda Cemal Süreya 1992, Papirüs'ten Başyazılar 1992, Toplu Yazılar I 2000, Toplu Yazılar II 2005, Günler derlemelerini de okuyucuyla buluşturan Cemal Süreya ayrıca, 999 Gün Günler / Üstü Kalsın" 1981 adlı günceyi, Onüç Günün Mektupları'nı 1990, çocuk kitabı Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi'yi 1993, Güvercin Curnatası'nı 1997 ve Mülkiyeli Şairler 1966 ile Yüz Aşk Şiiri 1967 adlı derlemeleri kaleme aldı. Güncelleme 09/01/2022 1851 Programın 1. bölümünde; Cemal Süreya ve "Gül" şiiri konu edilmektedir. Alakalı haberler Maltepe Belediyesi, büyük şairin 32. ölüm yıldönümünde Cemal Süreya Parkı’nı açtı Ünlü şair cemal süreya ölüm yıldönümünde memleketi tunceli’de anıldı - Tunceli Haberleri Usta şair Cemal Süreya, ölümünün 32. yılında anılıyor Cemal Süreya'ya memleketinde anıldı Cemal Süreya mesajları ve sözleri! En güzel, kısa ve uzun Cemal Süreya şiirleri - Son Dakika Haberler Şair Cemal Süreya anılıyor... Cemal Süreya kimdir? İşte Cemal Süreya'nın eserleri Gündem Haberleri Türk edebiyatının usta ismi Cemal Süreya sözleri ve şiirleri! Resimli ve kısa, uzun seçenekleriyl... Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor Cemal Süreya anısına sergi - Keyif Haberleri Cemal Süreya kimdir? Cemal Süreya ölüm tarihi nedir? Cemal Süreya şiirleri, sözleri.. Cemal Süreya - Keşke Yalnız Bunun İçin Sevseydim Seni Cemal Süreya- Uzaktan Seviyorum Seni Cemal Süreya kimdir? Cemal Süreya şiirleri ve sözleri - Son Dakika Haberler Cemal Süreya ölümünün 30. yılında kendi çizimleriyle anıldı - Kültür-Sanat Son Dakika Haberler O, ölümü şiirlerinde işlemekten önce ölüm gerçeğini bizzat yakınlarını kaybederek yaşayan bir şair olarak karşımıza çıkar. Kardeşini dört, annesini yedi, babasını da yirmi altı yaşında kaybetmiştir. Ölümle gelen bu eksilme duygusu, onun ailesine ve dostlarına sımsıkı sarılmasına sebep olmuştur. Eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı mektupta, ona ve oğlu Memo’ya olan düşkünlüğünün sevdiklerini kaybetmekten kaynaklandığını yazar “Anam sürgünde öldü, babam sürgünde öldü. Memo’ya ve sana duyduğum sevgide bu ölümleri de, bu köksüzlükleri de değerlendirmelisin.” İnsan yaşamını sonlandıran ölüm, insanlık tarihi boyunca üzerinde düşülen ve anlamlandırılmaya çalışılan bir olgu olmuştur. Ölüm üzerinde düşünmek ve anlamlandırmak da kişinin inancı ve kültürüne bağlı olarak bir değişkenlik gösterip farklı düşüncelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Şiirin de başat temalarından biri olan ölüm, toplumdaki siyasî, sosyal ve kültürel değişimlere paralel olarak her dönem farklı bir duyarlılıkla işlenmiştir. İkinci Yeni şairlerinden Cemal Süreya da evrensel bir temaya dönüşen ölüme şiirinde yer vermiş, ölümü metafizik bir algıdan uzak olarak yaşamının belli dönemlerinde değişen bir bakış açısıyla ortaya koymuş bir şairdir. Bu çalışmada Cemal Süreya’nın şiirindeki ölüm temasının biyografik hayattan, güncele ve tarihe yöneltilen eleştirel bir bakıştan, sıkıntı ve yaşlanmadan kaynaklanan psikolojik yönüne dikkat çekilerek ilk şiirlerinden son şiirlerine kadar ölüm algısının nasıl değiştiği tespit edilerek örneklerle açıklanmaya çalışılmıştır. Ölüm, kişinin yaşadığı hayata göre çeşitli şekillerde algılanan, varlığı bilinmekle birlikte ne zaman gerçekleşeceği muamma olan bir olgudur. Kişi doğumuyla birlikte yaşam içerisine dâhil olsa da, doğumu ölümüne doğru giden bir süreci başlatmış olur. Buna göre hayat, aslında ölümün gölgesi etrafında yaşanılmaktadır. Ölümün gölgesi kimi kişiler için sonsuz bir âleme doğru yapılan bir yolculuk olarak düşünülürken, kimisi için de bir son olarak algılanmıştır. Ölümü bir son ve bir yok oluş şeklinde tasavvur eden kişiler, böylece bu dünya nimetlerine sımsıkı sarılarak, dünyadayken bütün hazları yaşamaya ve tatmaya çalışırlar. Ancak bu hazların yaşanılması zaman zaman kişinin yakınlarının ve sevdiklerinin ölümüyle ertelenmektedir. Ölümü bu kadar trajik yapan da ölen kişinin ardında bıraktığı hatıralar ve boşluklardır. Bu durumda kişiye acı veren de ne zaman, nerede ve nasıl yaşayacağı kendi ölümü değil, sevdiklerinin ölümü olmuştur. Kişi bu durumda, ölüm düşüncesine başkalarının ölümüyle sahip olmakta ve kendinden önce onları kaybetmekle ölüm üzerinde düşünmeye başlamaktadır. Ölüm, böylece hayatın içerisinde her an dinamik bir şekilde olduğunu kişiye hatırlatmış ve yaşamını / kendisini yeniden sorgulaması için de fırsat vermiştir. Ölümün bireysel olduğu kadar toplumsal bir yönü de vardır. Kimi insanlar ölümü, bir ideolojinin yerleşmesi için yaşamışlar kimi insanlar da iktidarlarını göstermek için başkalarının yaşamına müdahale edip ölümü onlara yaşatmışlardır. Ölüm, ilkinde korkulan bir olgu olmaktan öte yeni bir hayat düzeninin kurulması için verilmesi gereken bir bedele dönüşmüştür. Bu bedel de erdemli bir davranış olarak yeni nesillerde kabul görmüş ve tarihî kayıtlara olumlu bir tavır olarak geçmiştir. İktidarların varlığını sürdürmek için farklı sesleri ölümle sindirmeye çalışmasında ise bir zulüm göze çarpmış ve iktidarın politikası da gerçekleştirdiği ölümlerle ilişkilendirilmiştir. Böylece ölüm hem tarihi anlamak için kullanılan bir ayraca hem de farklı coğrafyalardaki yaşam biçimlerini tahlil etmek için bir unsura dönüşmüştür. İnsan yaşamı boyunca ölümü anlamlandırmaya ve yorumlamaya çalışırken onu farklı kavramlarla izah etme yoluna gitmiştir. Bu çabasında, çevresinde bulunan nesnelerden faydalandığı ve bilinmeyi somut bir şekilde anlatarak hem yaşamın içerisine kattığı hem de onu sıradanlaştırdığı gözlemlenmiştir. Bu anlamlandırmada ölüm algısının insan yaşamında her dönem bir değişkenlik gösterdiği görülmüştür. İkinci Yeni şairlerinden Cemal Süreya da evrensel bir temaya dönüşen ölüme kayıtsız kalmayarak şiirine taşıyan bir şair olarak görünmektedir. O, sadece şiirinde değil, günlüklerinde de ölümle ilgili düşüncelerini ortaya koymuş ve değerlendirmelerde bulunmuş biridir. Günlük-mektup-deneme-biyografi-anı-polemik gibi birçok türleri içine alan günlükleri, onun ta küçüklükten beri ölüm gerçeğiyle karşılaştığını ve bu gerçeği nasıl yorumladığını, ömrünün son döneminde kaybettiği yakın arkadaşlarından dolayı bir eksilme duygusuna nasıl kapıldığını açığa çıkaran belgelerdir. Üvercinka 1958, Göçebe 1965, BÖSDBBeni Öp Sonra Doğur Beni 1973, Uçurumda Açan 1984, Sıcak Nal 1988 ve Güz Bitigi 1988 adlı altı şiir kitabı çıkaran şair, her kitabında ölüm temasına farklı bir yaklaşım içerisinde olmuştur. Bilhassa Uçurumda Açan, Sıcak Nal ve dergilerde yayımlattığı son şiirlerinde ölüm temasını arkadaşlarının ölümleri, özel hayatında çektiği sıkıntılar ve yaşlılık psikolojisiyle yoğunlaştırmıştır. O, ölümü şiirlerinde işlemekten önce ölüm gerçeğini bizzat yakınlarını kaybederek yaşayan bir şair olarak karşımıza çıkar. Kardeşini dört, annesini yedi, babasını da yirmi altı yaşında kaybetmiştir. Ölümle gelen bu eksilme duygusu, onun ailesine ve dostlarına sımsıkı sarılmasına sebep olmuştur. Eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı mektupta, ona ve oğlu Memo’ya olan düşkünlüğünün sevdiklerini kaybetmekten kaynaklandığını yazar “Anam sürgünde öldü, babam sürgünde öldü. Memo’ya ve sana duyduğum sevgide bu ölümleri de, bu köksüzlükleri de değerlendirmelisin.” Cemal Süreya, ölümün soğuk yüzüyle ilk kez kardeşi Kemal’i kaybetmekle karşılaşır. O zaman henüz dört yaşında olan şair, kardeşinin babasının kollarında taşındığını ve mevsimin kış olduğunu unutamamıştır. Bu ölüm Güz Bitigi’ndeki “Bir Kış” şiirine şöyle yansır “Bir kış göğü gibi o saat alçalır ölüm,/ Yalnız işitme duyusu kalır ortada./ Asya kentleri yürür dururlar,/ Höyükler burnumda kızma/” Ölüm; kış göğü gibi belirsiz, kasvetli ve yakın olarak algılanmıştır. Bütün görüntüleri silen ölüm, işitme duyusuyla varlığını hissettirmiştir. Ölümün işitme duyusuyla kodlanması, ölümle gelen acının söze dönüşmesi olan ağıtı çağrıştırmaktadır. Şairi, ölümden ziyade kaybettiği yakınlarının bıraktığı boşluk korkutmaktadır. Çünkü yakınları, kendileriyle birlikte anıları ve paylaşımları da beraberinde götürmüştür “Çocukluğumda bir yakınımın öldüğü evde bir başıma kalamazdım, korkardım. Aylarca sürerdi bu. Ölümden değil öleceğime inanmazdım, ölünün kendisinden korkardım. Oysa yabancı bir ölünün başında sabaha kadar bekleyebilirdim…” “İnsan yakınlarının arasında ölümü beklememeli. Cupp diye belirsizliğe dalmalı. Başka bir kente gitmeli, izini kaybettirmeli. Hatta bunu çok önceden yapmalı .. .” BÖSDB şiir kitabında annesinin ve babasının ölümünden bahseder. Annesini yedi yaşındayken kaybeden şair, sevdiği her kadında anne şefkati arayarak “Beni Öp Sonra Doğur Beni” şiirinde “Annem çok küçükken öldü/ Beni öp sonra doğur beni” dizeleriyle ve “Yunus Ki Süt Dişleriyle Türkçenin” şiirinde ise “Sen ki gözlerinle görmüştün 57’de/ Babanın parçalanmış beynini/ Kağıt bir paketle koydular mezara/ İstesen belki de elleyebilirdin de/ Ama ağlamak haramdı sana” dizeleriyle de babasının trajik bir şekilde öldüğüne değinir. Her iki şiirde de bilinç akışı tekniğini uygulayan şair, bu ölümleri ömrünün sonuna kadar unutamaz. Ölümü soğukkanlı olarak karşıladığı düşünülse de, aslında kaybedilmişliklerle donup kalmaktadır. Cemal Süreya, ilk şiir kitabı Üvercinka’da ölüm temasına pek de yer vermez. Aşk ve cinsellik temasının yoğun işlendiği kitapta “Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” çocuk duyarlılığıyla ölümün ele alındığı ve dergilerde yayımlattığı ilk şiirlerinden biridir. Şiirde küçükken kaybettiği babasının ölümünü kabullenmeyen bir anlatıcı vardır. Anlatıcı tarafından ölüm, sanki seçme hakkına sahip bir ayrılık gibi algılanmaktadır. Şiirde ölümün bir kez yaşandığına dikkat çekilerek, yakınını kaybeden kişide bunun bıraktığı etki söz konusu edilir Sizin kiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü kör oldum Yıkadılar aldılar götürdüler Babamdan ummazdım bunu kör oldum Kitaplarına almadığı ve dergilerde kalan ilk şiirlerden olan “Şarkısı Beyaz” ve “Di Gel” Üvercinka’daki “Gül” “Hamza” ve “Üvercinka”da ise, kaos ortamında şehirde yaşananları ölüm kalım arasında değerlendirmesine ve ölümün yaşamla iç içe olan birlikteliğine vurgu yapar Cemal Süreya. İnsanların belli ideolojiler uğruna ölümü göze almasını, sonra bu verilen mücadelelerin başkaları tarafından unutulmasını ve bunun da bir hayal kırıklığına dönüşmesini “Hamza”da ironik bir dille ifade eder. “Üvercinka” şiirinde yeni hayat düzenini sevgiliyle birlikte kurmaya çalışan anlatıcı, aşkı, şiiri ve ölümü birlikte yaşayarak mücadelesini evrensel bir boyuta taşımaktadır Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar Bütün kara parçalarında Afrika dahil Üçüncü şiir kitabı BÖSB’deki “Tek Yasak” şiirinde ise özgür bir yaşam için ölümün göze alındığı ve sonrasında istenilen düzen sağlandığı zaman ölümün yerini özgürlüğe bıraktığı dile getirilir. Şair, otoriteyi vurgulayan bir terim olan “yasağı” bu sefer ölüme uyarlayarak ironik bir söylem oluşturur Özgürlüğün geldiği gün O gün ölmek yasak! Cemal Süreya, ikinci şiir kitabı Göçebemde Üvercinka’ya göre ölüm temasına daha fazla yer vermiştir. Ölüme metafizik bir endişeyle bakmayan şairin, bununla birlikte kitapta “Ülke” şiirinde ölümü mistik bir algılayışla ortaya koyduğu görülür. Kadının coğrafya olarak gezdirildiği şiirde ölüm, Kur’an sayfaları satılan sokaklarda çocuk safiyetiyle görünür ve bu yerde mutasavvıflarda olduğu gibi sevgiyle karşılanır Geceyse ay hemen tazeler minareleri Kur’an sayfaları satılan sokaklardan Ölüm bir çeşit sevgiyle uçar Ölüm uçar çocuk yüzlere Ben o sokaklardan ne kadar geçtim Cemal Süreya’nın şiirinde ölüm, toplumsal bir eleştiri olarak da işlenmiştir. İnsanlar başka birileri tarafından öldürülmekte ve hayatlarına müdahale edilmektedir. Dünyada uygulanan ölüm yöntemlerinden olan giyotini, kurşunu, elektrik sandalyesini, baltayı ve ipi Göçebe’deki “Cellât Havası” şiirinde acı bir gülümsemeyle eleştirir. Zulme karşı şiiriyle baş kaldıran İspanyol şair Lorca’ın da kurşunla öldürülmesi bu eleştirel şiirde tekrar hatırlanmış olur Sinyor kurşun. İspanya Asılıp gidebilir bakışlarınız Bir bulutun yedeğinde Tabi Lorca gibi sizin de Gözlerinizi bağlamazlarsa Cemal Süreya, “Tek Yasak”, age., Şiirinde toplumların tarihine ve günceline eğilen şair, onların yaşam biçimlerini ve felsefelerini ölümle açığa çıkarır. “Homeros etiğinde, bir insanın ölüm biçimi karakterinin bir işareti sayıldığından” ölümle karakter arasında bir ilgi kurmaya ve ölümle kişinin yaşadığı hayat arasında da bir çelişkiyi çıkarmaya çalışır. Uçurumda Açan’daki “Yazgıcı Şiir”de tarihî, güncel, yerli ve yabancı şahsiyetlerin nasıl öldüklerinin ironisini yapar. Nasıl anımsamazsın soru hitabıyla okuyucunun dikkatini çekmeyi başararak Özdemiroğlu’nda Özdemiroğlu Osman Paşa sapkın cinsellik içindeki ölümü, Abdülmecid, Adolf Hitler ve Mussoli’nde cinsellikle iç içe olan ölümü, II. Selim ve IV. Murat’ta ise paradoksal bir ölümü ironik bir dille vurgulamaya çalışır Nasıl anımsamazsın öbür Selim i ve Murad ı Hani şu ayyaş Selim ve mastor Murad; Tuhaftır, tütünü, içkiyi de yasaklamışlardı. İçki hakladı Selim i Esrarla tükendi Murad Ölüm, onun şiirinde bir coğrafyanın kültürel unsuru olarak da algılanmaktadır. Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasından bahsettiği şiirlerinde ölüm, hem çocuk hem de yetişkinlerin hayatında daima var olan bir gerçek olarak görülmektedir. Yukarıda “Ülke” şiirinde gördüğümüz gibi, “Kaçak” ve “Göçebe” şiirlerinde de ölüm çocukların dünyasına sinerek bir coğrafyanın yaşam biçimini gösterir Küçük kızları ve ölümü kuşatır yüzü/ Önce küçük kızları sonra ölümü/Yıkar yüreğime öptükçe/ Ağzındaki yükü Şakmaran süt istiyor kefeninden/ Üç aylık ölmüş çocukların BÖSDB; şairin Göçebe yle başlattığı toplumsal eleştiriyi, ölüm üzerinden yoğunlaştırdığı şiir kitabıdır. Burada, bu tema Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasının yaşam biçiminin tanımlanmasında önemli bir dinamiği teşkil eder. Acının ve hüznün eksik olmadığı bu coğrafyada ölüm, hayatın bir demirbaşı olarak yer edinmiştir. Kıtlıklar, kırımlar, savaşlar, hastalıklar ve mezhep kavgaları hep ölüme davetiye çıkarmıştır. Bu coğrafyada geçmişten güncele doğru şöyle bir akışın göze çarptığını “uçurumlar tazedir, hazine şehirleri boğazlanmıştır, Pir Sultan darağacında asılmıştır, gözlere mil çekilip padişahın önünde kelleler uçurulmuştur, Ali de Hasan da öldürülmüştür, petrol etoburdur, altın öldürmüştür, sehpalar ve meydanlar hep hazır olmuştur, barut havlamış ve bütün elbiseler kanla süslenmiştir” dizeleriyle görmek mümkündür. Evlerden çadırlardan toplananlar bini buldukça Padişahın önünde törenle uçuruldu kelleleri. Geceyi bir dert gibi geride bırakan Yahudiye Gündüz de tırnaklı hayvanların eti haram edildi Cemal Süreya’nın ölüm temasıyla dikkat çektiği bir husus da, ölen kişinin ardından yakılan “ağıt”ın bu coğrafya insanını yansıtmasıdır. Ağıt, kadim kültürlerden beri devam eden bir ritüeldir. Yunan destanı İlyada’da bilhassa cenaze törenlerinin ayrıcalıklı olduğu ve ağıt yakmanın da görkeme dönüştüğü görülmektedir “İlyada’da bunun bariz örneklerine rastlarız, yas ve ağıt yakma oldukça görkemlidir. Kadınlar yanaklarını tırmalamışlardır, gözleri kan çanağına dönmüştür, göğüslerini dövmekten elleri yorulmuştur. Karalara bürünen kadınlar, bu karalara bürünmenin bir simgesi olarak da kendilerini kül ve kömürlere bürünürler.” Türk edebiyatında ise İslamiyet’ten önce sagu, İslamiyet’ten sonra Divan edebiyatında mesnevi, Halk edebiyatında da ağıt ölüm acısını dile getiren türler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ölen bir kişinin arkasından yakılan ağıtla, acı dilden dile söylenerek hem paylaşılmış hem de ünlenmiştir. Göçebe deki “Arka Güneş” şiirinde ölüm, korku ve acının üzerine hâkimiyet kuran, onları yönlendiren ve bir acıklı şarkı ağıt olarak söylenile gelen bir yazgıya dönüşmüştür “Bir kan salkımıdır şarkısı/ Dağılır incelir belledikçe/ Evlerle bacalarla karışık/ Karaağaçların üstüne yükselir/ Oradan yönetir korkuyu/ O beyaz o erken o ilk/ O yapışkan uğultu/ Acının tekniğini öğretir/ Dört yön birbirini yokladıkça/ İki tanrı çeker arabasını/ Ölümün, dağlara doğru.” Gerek korku, gerek acı ölüme yaklaştıkça ya da ölümün varlığı hissedildikçe büyümektedir. Bu büyüklük “kan salkımına” dönüşen şarkının ağıtın içinde yoğunlaşarak ölümün kanla geldiğini sezdirmektedir. Ölenin acısı ardından yakılan ağıtla pekiştirilmekle birlikte, ağıtın yakılması da acıyı hafifletmektedir. “O beyaz o erken o ilk/ O yapışkan uğultu ” dizelerinde şair, ölümün daha önce yaşanılmayan bir duygu olduğunu, ondan kaçmanın imkânsızlığını ve insanı erken yakaladığını dile getirir. İnsanlıkla beraber var olan ölüm, acıda bir tekniğe dönüşmüştür. Bütün acılar, aslında ölüme doğru yapılan bir hazırlıktan ibarettir. Acıya teknik öğreten ölümün arabası da iki Tanrı tarafından dağlara doğru çekilir. Tanrıların, “ölümün arabasını” uzağı ve yüceliği işaret eden dağa götürmesiyle, ölümün bir belirsizliği ve görünürlüğü sezdirilir. Aynı zamanda ölüm arabasının iki Tanrı tarafından dağlara doğru çekilmesi Yunan mitolojisinde kötülüğü temsil eden Tanrı Hades’in ruhuyla bir irtibata geçerek ölümü yaşayanlardan uzak tutmak olarak da düşünülebilir. BÖSDB’deki Nâzım Hikmet için yazılan “Kalın Abdal”da da ağıtı söylenen şairlerin efsaneye dönüşmesine vurgu yapılır. İktidarla uzlaşmayan hayat beraberinde zindanı, sürgünü ve ölümü getirmiştir. Bu seçilen hayat, nesilden nesile aktarılarak hem bir kaybedilmişliğe, hem de bir asalete göndermede bulunmuştur “ağıtı önce söylenen/ sen nereye uçuyorsun,/ ağıtı önce söylenen/ ölüm korkusunu atar,/ sen nereye uçuyorsun/boynu usul telli turna” “Kalın Abdal’la başlayarak şair / öykücü / siyasetçi ölümlerinin ya da yaralanmalarının ardından şiir yazan Cemal Süreya, 1984’te çıkardığı Uçurumda Açan kitabında Muzaffer İlhan Erdost’un kardeşi İlhan Erdost’un 12 Eylül 1980 darbesi sonucunda yapılan işkencelerle öldüğünü “İlhan’ın Anısına Türküler” hikâyeci ve şair Mübeccel İzmirli’nin 1982’de ölümü üzerine “Mübeccel İzmirli” Sıcak Nal’da da Edip Cansever’in ölümünü “Edip Cansever” Turgut Uyar’ınkini “Turgut Uyar” ve 1979’da Mihri Belli’nin suikastle yaralanmasını “Yaz Sonu” şiirinde dile getirmiştir. Onun için sanatçı portresi artık ölümle çizilmeye başlanır. Çünkü her kaybediş onda bir yokluk, yalnızlık ve hüzün doğurmaktadır. Sevdiklerinin ve tanıdıklarının ölümüyle bir yalnızlığa doğru gittiğini Günler’de şöyle dile getirir “Bir çeşit yalnız kalma, gücünü yitirme, eksiklik duygusu. Bir yanından usul usul kanın sızar… Sanırım burda kişinin kendi beniyle ilgili bir şey de araya giriyor. Demek, o ölen sizin dünyanızın bir parçasıymış. Dünya artık eskisi kadar sizin değil.” Sanatçı dostlarının ölümü üzerinde bu kadar durması, hem yaşlanmanın getirdiği bir duygusallığın, hem de kuşağındaki kişilerin yaprak dökümü gibi bir bir hayatından çekilmesinin bir sonucu olarak görünmektedir “Bugünlerde ölümden çok söz ediyoruz. “Ölenler çoğaldı”; “Ölüm kol geziyor” diyoruz. Değişen bir şey yok aslında. Bizler yaşlandık ve kuşağımızda ölümler başladı. Yoksa hayat süresinin biraz da uzadığı bir gerçek… Nasıl bir şey ölüm? Hiçbir şey yok ve kocaman bir su akıyor.” Sanatçı dostları içerisinde ölümünden en çok etkilendiği ve hayatında ilk kez ağladığı kişi ölümünden dolayı Edip Cansever ve Nâzım’dan sonra ölümüyle Türk şiirinde bir kayıp olarak gördüğü şair dostu da Turgut Uyar olmuştur. Günler’inde ayrıca Ümit Yaşar Oğuzcan, Tezer Özlü, Haldun Taner, Mehmet Seyda, Cahit Zarifoğlu, Nilgün Marmara, Hasan Şimşek ve Oktay Rifat da ölüm haberiniverdiği ve onlarla ilgili izlenimlerini ve anılarını ifade etiği ünlü edebiyatçılar olarak görünmektedir. Sadece ölenler değil, yaşayan şairleri ve gazetecileri de kimi zaman ölmüş gibi kabul ederek mezar taşına şiirler yazmıştır. Ancak bu şiirler, bir mersiye niteliğinde değil onların sanatının, gündelik yaşantısının ve düşüncelerinin bir portresidir. 1979-1980 yılları arasında Yusufçuk dergisinde yazdığı tek dörtlükten oluşan “Mezartaşı Çiçekleri”; İlhan Berk, Refii Cevat Ulunay, Burhan Felek, Refik Erduran, Çetin Altan, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi ve kontenjan senatörü bir bayana yazılmıştır aşk ve dize Ünlü şair İlhan Berk burda yatıyor! N’olur yolcu, sevaptır, sakın üşenme, Yukarıdaki sayıya bir sıfır da sen ekle. Cemal Süreya’da ölüm düşüncesi fiziksel bir değişmeden ya da üzerinde felsefî ve metafizik açımları gerektirecek bir kaynaktan doğmaz. Hayatın kısa ve canlı olması, onu ister istemez bir ölüm düşüncesine sürüklemiştir. İlk kez, Göçebe’ de bulunan “Resim” şiirindeki “Bir haber ölümüm yakın” dizesiyle ölüm gerçeğinden uzak olmadığını dile getirir. BÖSDB’deki “Mardin” şiirinde “Ölümü doğrusu hiç düşünmedim/ Ama düşündüm uzak kardeşlerimi” dizelerinde ölümü düşünmediğini ifade ederken, Uçurumda Açan’daki “Ölüm” şiirinde ölümü aklından çıkarmadığını söylemektedir Ölüm geliyor aklıma birden ölüm Bir ağacın gövdesine sarılıyorum. Şair, ölümü akla getirmesiyle bir korkuya kapılarak kendine sığınabileceği bir yer arar. Ağacın burada sığınılacak bir nesne olarak seçilmesi, ağaç kültünün Türk mitolojisinde doğurganlığı simgeleyen bir canlı olmasını ve anne karnını işaret etmesini düşündürebilir “İster mağaralar ister ağaç kovukları olsun, koruyucu ve ışık tutucu anne bedenini içgüdüsel şekilde hatırlatmaktadır.” Sarılmak ve dokunmak da o nesneyle kişiyi bütünleştirir. Bu dünyadan ayrılmak, kopmak istemeyen şair, hayat ağacına sarılarak ölümsüzlüğü istemektedir. “Ak gömlekte kafiye arayan ölüm” , şairin sarılmak fiilini şimdiki zamanda çekimlemesiyle yarım kafiyesini bulmuş olur. Şimdiki zamanın ağacın gövdesine denk geldiği tespitinde bulunan Timur B. Davletov, ağaçla zamanı şöyle eşleştirir “Güçlü kökleri, geçmişi ve ataları, güçlü gövdesi şimdiki zamanı ve insanların şu anki yaşamını, güçlü budakları ise geleceği ve gelecek kuşakları, gelişmeyi temsil etmekteydi, hayat ağacının. Ağacın bütün üç kısmı da, daha doğrusu evrendeki üç dünya da aslında birbirine eşit bir denge üzerine bağlıydı ve birindeki bozulma hayat ağacının kendisinin de yok olmasına neden olabilirdi.” Ölüm şiirlerini çoğalttığı ve ölmeden iki sene önce yayımladığı Sıcak Nal kitabında, ölümü düşünmekle kalmayıp kendine bir ölüm tarihi de seçer. Sıkıntıyla geçen günleri ve yaşlılık psikolojisi şairi iyiden iyiye ölüm üzerinde düşündürmeye başlar. Bu düşünme ölümün sonrasına yönelik olarak değil, bir zaman hesaplaması olarak kendini gösterir. 1985 yılında yazdığı “Kehanet 1985” şiirinde Lokman Hekim efsanesinden yola çıkarak kendine yedi kırlangıç yaşamı seçer. Bu şiirin yazılma öyküsünü röportajında şöyle dile getirir “Üç yıl önce çok karamsardım. Kendime göre bir ömür uzunluğu biçmiştim. O şiir o’dur. Bunun için Lokman Hekim söylencesinden çıkış yaptım. Lokman Hekim’e uzun ömür verilmiş. Ve bunu kendisinin saptaması istenmişti. O da çok yaşayan bir kuşun, kartalın yaşama süresini temel almış. Kartalın 80 yıl yaşadığı varsayılıyormuş o çağda. Lokman Hekim yedi kartalın hayatını ardı ardına yaşamış. 7×80=560. Beş yüz altmış yıl yaşamış. Ben de kendime kırlangıcı seçmiştim. Yedi kırlangıcın hayatını ard arda yaşamalıydım. Biliyorsun kırlangıç dokuz yıl yaşar. Gerisini hesapla işte.” Lokman şair senin hayatın Yedi kırlangıcın hayatı kadar Altısını ardı ardına yaşadın Bir kırlangıcın daha var. Şairin bu durumda kendisine biçtiği ölüm tarihi 1994 oluyor. Hatta bu tarihi Sıcak Nal’da bulunan “1994 Eliyle Samanyolu’na” şiirinde kullanır ve öldükten sonra şayet ikinci kez tekrar dünyaya gelecek olsa şiir yazıp yazamayacağını ama kadın olarak gelse yine kadınları seveceğini belirterek kadın sevgisini şiirden üstün tutuğunu göstermiş olur Ama kadınlar, Tanrım,/ Öyle sevdim ki onları/ Gelecek sefer/ Dünyaya/ Kadın olarak gelirsem,/Eşcinsel olurum Ölümü istemek, bir intihar düşüncesini de akla getirebilir. Özel hayatta baş edilemeyen sıkıntılar, hayatın artık yaşanılamayacak kadar ağır olduğunu düşündürmeye başlar şaire. Bununla birlikte şair ölümü ya da intiharı ironik bir dille ifadeye çalışarak bunları trajik bir hâlden de kurtarmış olur. Nitekim 1989’da Yeni Yaprak dergisinde yayımlanan “İntihar” şiirinde, intihara teşebbüs edilirken cinselliği ön plana çıkan bir kadının gelmesi ve o anda ölümle yaşamın birleştirilerek trajik bir hâlin ortadan kalkması dikkati çeker. Bu şiiri, aynı zamanda şairin cinsel birlikteliği sembollerle betimlemesine yönelik olarak da bir cinsel anı intihar görüntüsüyle vermesi şeklinde yorumlamak da mümkündür Sen tam tabancayı/ Şakağına dayamışsın;/ Kapı açılıveriyor/ Ve üstündekileri/ Bir bir fırlatıp atan/Bir leylak sesi. Şair, bundan önce de intihar temasını şiirine taşımıştır. Şiirinin kişileri ya intihar etmiş ya da böyle bir düşünceyi zihinlerinden geçirmişlerdir Bu ipi kimse için gezdirmiyorum/ Bir kere asılmıştım çocukluğumda Babası ip yerine yılana çekilmiş/ Bir çocuğun çifte korkusu öyledir/ Boynundan yavaşça çözülerek/ Atkısı bir tambur sesine uzanır// Gökte bir süre kayar gözleri/ Öpüşü hançerlenmiş bir kadının/ Tutunacak yer bulamayınca/ Gider bir ırmakta karar kılar Ben boynumdaki ipe bir düğüm daha atıyordum43 Sevdiklerinin zamansız ve erken ölümlerinden dolayı hayatı kısa olarak değerlendirir Cemal Süreya. Çünkü ölüm, her an hayatın merkezinde durarak sevdiklerini ve yakınlarını alarak bir eksik kalma duygusu şairde oluşturmuştur. Hâlbuki o, hayatı sevmekte ve dolu dolu geçirmek istemektedir. Eşi Zuhal Tekkanat’ın hastalığı sırasında yazdığı mektupta “Hayat uzun değil sevgilim. Güzel geçirmeliyiz hayatımızı” sözleriyle hayatın kısalığına vurgu yaparak yaşamını güzel geçirmek istediğini ifade etmektedir. Göçebe’deki “Az Yaşadıksa Da” ve ölmeden bir sene önce Yeni Yaprak dergisinde Ocak 1989’da yayımlanan şiirlerinden olan dört sözcüklü “Kısa” şiirinde ömrün kısalığına dikkat çeker Hayat kısa Kuşlar uçuyor Sosyalist dünya görüşüne sahip olan Cemal Süreya, Sıcak Nal’daki “Türkü” şiirinde ise ölüm ve Tanrı inancını birleştirir. Tanrıyı insanla birlikte düşünen şair, insanın ölümüyle Tanrının sonsuz olmadığını, onun da öldüğünü dile getirir Sanmasınlar inanmıyorum Elbet inanıyorum tanrıya Herkesin kendi tanrısı var Sen ölünce ölüyor o da Sanmasınlar inanmıyorum dizesinde Tanrı inancını sergileyen şair, ikinci dizede Tanrıya inandığını belirtir. Ancak bu inanç, İslâmdaki Tanrı inancıyla bağdaşmaz. Cemal Süreya, son şiirlerinde ölümü tanımlarken kullandığı kavramları önceki dönem şiirlerinden farklı bir şekilde seçmiştir. Sese ve görüntüye dayalı imgeler eşliğinde tanımlanan önceki dönem şiirlerinde ölüm, zihinde somut bir çağrışım uyandırarak bilinmezliğine bir canlılık kazandırmıştır Ölümü siyah bir kâkül gibi alnına düşürmesini bildi Lacivert bir çıngıraktır ölüm Sonraki dönem şiirlerinde ise ölüm, yine somut nesnelerle karşılık bulmaktayken bu sefer daha dingin, daha sonsuz ve daha geniş nesnelerle nitelendiği göze çarpar. Burada şairin, önce ölümü düşünmeyen, sonra düşündükçe bu dünyaya bağlanan ve zamanla ölümün bilinmezliğini ürperticilikten ziyade, sonsuzluğa dönüştüren iyimser bir psikolojisiyle karşılaşmak mümkündür Ölüm güney yarımkürede Çok sığ ve sonsuz geniş Bir ırmaktır Ganj da derler ona Ölüm, sığ, geniş ve akışkan olmasıyla Hintliler’in kutsal saydıkları Ganj ırmağına benzetilir. Ganj, Hintliler’de günahtan arınmanın ve ölümsüzlüğe erişmenin sembolü olan mistik bir ırmaktır. Ölüm üzerine düşünen şair, ölümün çizilmemiş hududunu Ganj’ın genişliği ve akışkanlığıyla bütünleştirir “Ölüm bir Ganj ırmağı gibi bir yer mi Bir memleket mi ki? Buırmağın genişliği ürküttü beni. Ara Güler in yazdığına göre Boğaziçi’nin genişliğinin hemen hemen iki katı kadarmış. Denizler kaç para?” Kendine inanan insanları suyunda yıkayan Ganj nehri, yüzyıllar boyunca herkesi kucaklamıştır. Ölüm de her insanın başına gelebilecek bir hadise olmasıyla “hiçbir sınırı, hiçbir başlangıcı, hiçbir sonu, hiçbir başlama noktası olmayan, sonsuz, sınırsız, açık, hudutsuz” yerdir. Ölümü dingin ve sonsuz bir su gibi gören Cemal Süreya’nın bu düşüncesini, ağaç kültünde olduğu gibi anneye dönüş olarak da görebiliriz “İnsan bir yandan ölümü ana koynuna suya bir dönüş kabul eder.” Son döneminde Aralık 1989’da Yeni Yaprak dergisinde yayımlanan “Göller ve Denizler” şiirinde de ölümü göl ve uykuyla bütünleştirir Ölüm mü/ Bir gölün dibinde durgun uykudasın.// Denizler?/ Tanrılar karıştırır durur denizleri … Şiirde ölüm, bir gölün dibindeki durgun bir uykuya benzetilmiştir. Ganj nehrinin genişliği ve sonsuzluğu ölümü çağrıştırırken, burada gölün durgun ama derin görüntüsü ölümle ilişkilendirilmiştir. Ölüm patırtılı ve gürültülü bir nesneyle değil, dingin bir uykuyla karşılık bulmuştur. Şiirde ölümün bir gölün dibindeki uykuya benzetilmesi ölümle uyku arasında kurulan yakınlığı hatırlatmıştır. İnsanın uyurken bilincini kaybetmesi, rüyaları vasıtasıyla farklı zaman ve mekânlara gitmesi, bedenin değil ruhun öne çıkması ölümle uyku arasında bir yakınlığı doğuran gerçeklerdir. Oysa denizler Tanrılar tarafından sürekli karmaşanın yaşatıldığı yerdir. Denizin hareketli olmasıyla, hayatın karmaşası arasında ilgi kurulur. Denizlerin Tanrılar tarafından yönetilmesi de, mitolojideki deniz tanrısı Poseidon’u hatırlatmaktadır. Zeus’tan sonra en güçlü tanrı olan Poseidon, üç dişli yabasıyla denizde kargaşa ve depremlere sebep olan Tanrıdır. Psikanalizde suyun anne karnına dönüşünü işaret etmesini, Cemal Süreya’nın en beğendiği ölümlerden olan Çinli şair Li Po’nun ölümünü beğenmesiyle de söyleyebiliriz “Kimsenin ölümü, Çinli şair Li Po’nunki kadar güzel olamaz. Li po sandaldaydı, yeterince içmişti. Hava açıktı. Günaçığı değil de, ayaçığı bir gece. Li Po, ayın sudaki görüntüsünü bütünüyle kucaklamak istedi. Bunun için suya saktı. Kollarını geniş açarak daha da sarktı.” Ölümü hayatın ve canlılığın sonu olarak tasavvur eden şair, bundan dolayı ölüm anına kadar yaşadığı dünyanın nimetlerine sımsıkı sarılmak ister. Böylece O, ölümü oturup beklemek yerine yaşadığı evreni gezerek ve dolaşarak yaşama veda etmeyi arzular. Son şiir kitabı Güz Bitigi ndeki “16 Dize” şiirinde Gömmeden önce biraz gezdirin beni dizesinde durmak bilmeyen gezginliğini son bir defa da olsa yaşamak ister. Zira bedeni ölümle birlikte değişmez adres olan mezara konulacak ve sabitlenecektir. Son döneminde rahatsızlığı sebebiyle ölümün kapısını çaldığını anlayan şair “Kehanet 1985″in ardından, ölmeden önce yazdığı ve öldükten sonra Ocak 1990’da Yeni Yaprak dergisinde yayımlanan son şiiri “Üstü Kalsın”la ölüm temasını sonlandırır. Ölüm üzerine yazdığı şiirlerinde ironik bir dil kullanan şair, bu şiirde de Tanrıyla konuşarak bu üslûbunu devam ettirir. Ömrünün geri kalanını Tanrıya bahşiş olarak sunmasıyla bu trajik durumu hafiflettiğini görmek mümkündür. Ölümü alaycı bir şekilde algılaması, ölüm gerçeğini kabul ettikten sonra ona ürkütücü ya da nahoşbir durum yüklemeyip mitolojide Epikuros’un yaptığı gibi kayıtsız ya da telaşsız bir şekilde değerlendirdiğini gösterir. Bu durumda, sırf bir şeyin kötü hattâ çok kötü ve hatta kaçınılmaz olması telaşa kapılmayı gerektiren bir sebep vermez; bunun yerine, metanetli, küstah, kayıtsız, hattâ alaycı olmayı gerektirebilir. Ölüyorum tanrım/ Bu da oldu işte.// Her ölüm erken ölümdür/ Biliyorum tanrım.// Ama, ayrıca, aldığın şu hayat/Fena değildir…//Üstü kalsın … Şiirde, hayattan kopmak istemeyen, yaşadığı hayatı yücelten ve hâlâ yaşama sevinci içinde olan ancak ölümün erken gelmesiyle güzelliklerin biteceğine inanan bir şair vardır. “İlkin elbette bir yaşamı oluşturan istekleri, planları ve umutları sona erdiren şey olarak ölüm olgusu vardır… Ölümü anlamak her bir ve bütün ölümleri özellikle kişi için, ailesi için, toplum ve kültür için, böyle arzuların hüsrana uğraması olarak anlamaktır. O anlamda ölüm her seferinde zamansızdır. Her zaman doksan dokuz yaşında bile yaşamı kısa keser.” SONUÇ Ölümü, sevdiklerini ve yakınlarını kaybetmekle hatırlayan ve bu hatırlamayla yaşadığı evrene daha bir tutkuyla bağlanan Cemal Süreya, şiirine de bu hakikati taşıyarak nasıl bir bakış açısına sahip olduğunu göstermiştir. Ölümü, metafizik ve felsefik endişelerle değerlendirmeyerek yaşamın güzelliğini sona erdiren ve erken gelen bir hakikat olarak algılamıştır. İlk şiirlerinde ölüm temasına pek yer vermeyen ancak birkaç şiirinde bir mücadele ve ideolojik bir araç olarak işleyen şair, Göçebe şiir kitabıyla birlikte toplumların yaşamlarını açıklamaya yarayan bir göstergeye dönüştürmüştür. Bilhassa Beni Öp Sonra Doğur Beni kitabında Ortadoğu’yu ölümle ilişkilendirerek coğrafya-ölüm-insan arasındaki değişmeyen yazgıya dikkat çekmiştir. 1982’den sonra yazdığı şiirlerini topladığı kitabı Uçurumda Açan’da, ölüm temasını ülkedeki siyasî atmosferle, sıkıntılı yaşamaktan doğan bıkkınlıkla ve arkadaşlarını kaybetmekle artırdığı görülmektedir. Son döneminde çıkardığı Sıcak Nal ve dergilerde yayımlanan şiirlerinde ise ölüm temasını yoğunlaştırdığını, hatta kendisine bir ölüm tarihi seçerek ölümü aklından çıkarmadığını ortaya koymuştur. Bu dönemde dingin ve sonsuz nesnelerle ölüme bir karşılık bulduğu da dikkat çekmektedir. Ölümü görsel ve işitsel nesnelerle somutlaştırması bilinmeyene canlılık kazandırmasının ve ölümü yaşamın içerisine katarak sıradanlaştırmasının bir sonucu olarak düşünülebilir. İronik üslûbunu ölüm temasında da uygulayan şair, bu üslûbla ölüme hem eleştirel hem de alaycı bir şekilde baktığını göstermiştir. * Yrd. Doç. Dr., Bozok Ü. Fen-Ed. Fak. Türk Dili ve Ed. Böl. Öğr. Üyesi Kaynak 1 Müslüm Yücel, Edebiyatta Ölüm ve İntihar, Agora Kitaplığı, Ġstanbul 2007, 2 Robert C. Solomon, “Ölüm FetiĢizmi, Marazi Tekbencilik”, Ölüm ve Felsefe, Ġthaki Yayınları, Ġstanbul 2006, 3 Salim Çonoğlu, “Ġdeolojik Ölüm Algısı”, Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Ölüm 1920-1950, Akçağ Yayınları, Ankara 2007, 4 Cemal Süreya, Onüç Günün Mektupları, YKY, Ġstanbul 2005, 5 Cemal Süreya, Günler, YKY, Ġstanbul 2002, 6 Cemal Süreya, “Bir KıĢ”, Sevda Sözleri, YKY, Ġstanbul 2005, 7 Cemal Süreya, Günler, s. 26 8 Cemal Süreya, Günler, 9 Cemal Süreya, “Beni Öp Sonra Doğur Beni”, Sevda Sözleri, 10 Cemal Süreya, “Yunus Ki Süt DiĢleriyle Türkçenin”, age., s. 12 Cemal Süreya, “Üvercinka”, age., 13 Cemal Süreya, “Tek Yasak”, age., 14 Cemal Süreya, “Ülke”, age., 15 Cemal Süreya, “Cellat Havası”, age., 16 Robert C. Solomon, “Ölüm FetiĢizmi, Marazi Tekbencilik”, Ölüm ve Felsefe, 17 Cemal Süreya, “Yazgıcı ġiir”, Sevda Sözleri, 18 Cemal Süreya, “Kaçak”, age., 19 Cemal Süreya, “Göçebe”, age., 20 Cemal Süreya, “Vakit Var Daha”, age., 21 Müslüm Yücel, Edebiyatta Ölüm ve İntihar, 22 Cemal Süreya, “Arka GüneĢ”, age., 23 Müslüm Yücel, Edebiyatta Ölüm ve İntihar, 24 Cemal Süreya, “Kalın Abdal”, Sevda Sözleri, 25 Cemal Süreya, Günler, 26 Cemal Süreya, age., 27 Cemal Süreya, age., 28 Cemal Süreya, age.., 29 Cemal Süreya, “MezartaĢı Çiçekleri I”, Sevda Sözleri, 30 Cemal Süreya, “Resim”, age., 31 Cemal Süreya, “Mardin”, age., 32 Cemal Süreya, “Ölüm”, age., 33 Otto Rank , Doğum Travması, Metis Yay., Ġstanbul 2001, s. 84-85. 34 Ġnsanı Dasein olarak tanımlayan Hediegger, Daseinin nesneye dokunmasını bir varoluĢun gereği olarak düĢünerek bunun birlikte yaĢamayı tamamladığını ve beraberinde de bir kaygıyı doğurduğunu Ģöyle ifade eder “Dokunma Dasein‟a özgü bir varoluĢsal bir karakterdir. Dokunmak, varlıklarla karĢılaĢmak, onlara ilgi duymak ve onlara kaygı duymak anlamında “birlikte-olmak” veya “yan yana-olmak”tır. O hâlde, dünya-içinde-varlık-olarak Dasein, ilgi veya kaygı duyan varlıktır. Ġlgi veya kaygı duyması onun varoluĢsal ve ontolojik yapısı gereğidir.” Çüçen, Heidegger’de Varlık ve Zaman, Asa Kitabevi, Bursa 2003, 5 Cemal Süreya, “Kan Var Bütün Kelimelerin Altında Ölüm bir kafiye arayabilir/ Ak gömleğinde”, Sevda Sözleri, 36 Timur B. Davletov, “Türklerde Hayat Ağacı Bilgeliği”, 37Cemal Süreya, “Enver Ercan ġairlik DerviĢlik Değil mi Zaten?”, Güvercin Curnatası, Ġstanbul 2002, 38 Cemal Süreya, “Kehanet 1985”, Sevda Sözleri, 39 Cemal Süreya, “1994 Eliyle, Samanyolu‟na”, age., 40 Cemal Süreya, “Ġntihar”, age., 41 Cemal Süreya, “Dalga”, age., 42 Cemal Süreya, “Öğle Üstü”, age., 43 Cemal Süreya, “Piyale”, age., 44 Cemal Süreya, Onüç Günün Mektupları, s. 33. 45 Cemal Süreya, “Kısa”, Sevda Sözleri, 46 Cemal Süreya, “Türkü”, age., 47 Cemal Süreya, “Göçebe”, age., 48 Cemal Süreya, “Ortadoğu”, age., 49 Cemal Süreya, “DüĢüncesi Değil Kendisi”, age., 50 Cemal Süreya, Günler, 51 Tem Horwitz, “Ölümüm/ VarolmayıĢa Yolculuğu Üzerine DüĢünceler”, Ölüm ve Felsefe, 52 Sigmund Freud, Psikanaliz Üzerine, Çev. A. Avni ÖneĢ, Say Yay., Ġstanbul 2001, s. 42. 53 Cemal Süreya, “Göller Denizler”, Sevda Sözleri, 54 Pıerre Grimal, Mitoloji Sözlüğü/ Yunan ve Roma, Sosyal Yayınlar, Ġstanbul 1997, 55 Cemal Süreya, Günler, 56 Cemal Süreya, “16 Dize”, “Sevda Sözleri, 57 Peter Loptson, “Ölüm ÇatıĢkısı”, Ölüm ve Felsefe, 58 Cemal Süreya, “Üstü Kalsın”, Sevda Sözleri, Çalkantılı hayatı, aşkları, ailesi bir yana edebiyata adını altın harflerle yazdırmış olan Cemal Süreya şiirleri arasından 40 tane şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum. Cemal Süreyya şiiri dendiği zaman “şiir” adlı eseri aklıma ilk gelen oluyor. ŞİİR Kadın kendini gösterdi usulcanaÇekingenlikle koşulu beyaz usulcanaGittiler gözleri aşka yaşamaya yangınGidip gelenler oldu gitti saçlarını getirmedi uzakta tuttuUmutsuzlukla dolu soyunuk uzaktaDüştüler karanlıkta aralık aralıkDüşüp ölenler oldu düştü gözlerini koydu ortayaBir mavi bir gökyüzü aldı çevreleriniSevdiler sonsuz bir maviyle alınganSevip yaşayanlar oldu sevdi yaşadılar. Cemal Süreya şiirleri haricinde İkinci Yeni hareketinin önde gelen şairlerinden biri olmasıyla tanınır. Cemal Süreya’nın ilk şiiri “Şarkısı-beyaz”, Ocak 1953’te Mülkiye dergisinde yayımlanmıştı. ŞARKISI BEYAZ ayıcılar geçti, affedilmemiş insanlar geçtişehirler taş yürekliydi şarkısı-beyazinsanların büyük rüyaları vardıinsanlar bir ölümle öldüler kisevgiler arasında şaşırıpbir unuttular ki deme gitsin. ben olanca kuvvetimlehalatlara asılıyorum nafileben ayrı düşmüşüm bir kereayrı düşmüşüm yıldız tutmaz maviliktene deniz ne köpük kar eder bana. arada bir ağlamak içinonu kocaman ellerimle daha saçlarına gelmemişti şarkısı-beyazsaçlarını kestim, şarapla ıslattımsaçlarını koynumda saklıyorumarada bir ağlamak için. ve suların altında mavileyinküstah bir çalparaydı ayağını uzatmışmesut hatırasına kocaman küfürleriyle sarhoşyatardı yavaşlamış tüyleriylegemicilerin öldürdüğü kuş. siraküzaya uğrayamadıktorbadaki çakıllara baktım şarkısı-beyazbenimkilerin üstünde üç tane hilalüç tane uzun hilal vardı, upuzunsiraküza açıklarında bahanesiz bir yazçalkandık durduk. SAN Kırmızı bir kuştur soluğumKumral göklerinde saçlarınınSeni kucağıma alıyorumTarifsiz uzuyor bacaklarınKırmızı bir at oluyor soluğumYüzünün yanmasından anlıyorumYoksuluz gecelerimiz çok kısaDört nala sevişmek lazım Cemal Süreya şiirleri kadar anıları da oldukça ilgi görür. Mesela; Ahmed Arif öylesine hayrandır ki Cemal Süreya’ya, yüzünü bile görmediği kız kardeşi Ayten ile evlenmek ister. Cemal Süreya’nın duyguları da ondan farklı değil. “Evlen kız, Türkiye’nin en iyi şairi!” der. Ayten önce şaşırır ama sonunda ağabeyinin sözünü dinler. Zafer çarşısında buluşmak üzere sözleşirler; gelin ve damat adayı tanışacak. Bekle bekle Ahmed Arif yok! Cemal Süreya ertesi gün öğrenir ki, temiz bir gömleği olmadığı için gelememiş Ahmed Arif… ÖNCELEYİN Önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramdaSonra birden kapılar açılıverdi ardına kadarSonra yüzün onun ardından gözlerin dudaklarınSonra her şey çıkıp geldi Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizdeSen çıkardın utancını duvara astınBen masanın üstüne kodum kurallarıHer şey işte böyle oldu önce Cemal Süreya, her şeyden önce bir “İkinci Yeni” şairi. Buna karşın birçok yönüyle diğer İkinci Yeni şairlerinden farklı. Zaten İkinci Yeni, bir grup şairin bir araya gelip bir manifesto yayımlamasıyla oluşan bir edebi topluluk değil. Cemal Süreya, İkinci Yeni’yi şairlerden çok, metinlerin tanışmasına bağlar. 20. yüzyıldan günümüze taşan toplumcu gerçekçi akıma karşı, İkinci Yeni bireyci olmuştur. Cemal Süreya, zaman zaman şiirleri içine siyasi görüşler serpiştirse de İkinci Yeni politikaya çok yanaşmaz. Yaptıkları siyaset bile toplumsal değildir. ÜSTÜ KALSIN Ölüyorum tanrımBu da oldu işte. Her ölüm erken ölümdürBiliyorum tanrım. Ama, ayrıca, aldığın şu hayatFena değildir… Üstü kalsın… “On yedi dergi, birkaç evlilik, bir meslek, bir banka batırdı.” Cemal Süreya’nın, şair Süreya ve denemeci Süreya’yı yan yana koyup değerlendirme yaparken şair tarafı için kendi kendine sarf ettiği sözlerdir bunlar. Ama arkasına eklemeyi de unutmaz “Hayatımı başka bir hayatla değiştirmek istemediğime göre demek ki mutsuz değilim.” İkinci Yeni’de şüphesiz en çok öne çıkan özelliklerden biri kullanılan dildir. Cemal Süreya şiirleri içinde kapalı dil kullanmamaya çalışırdı. Divan edebiyatının terk edilmesinden ve dilde sadeleşmeye gidilmesinden beri kullanılan en kapalı dil İkinci Yeni dilidir. Cemal Süreya topluluğun şairleri arasında bu anlayışın dışında kalır. Öyle ki onun için “açık sözlü” denilebilir. Şairler şiirlerinde kullanacakları kelimeleri özenle seçerler, hiçbir kelime boşuna bulunmaz bir şiirde. Cemal Süreya ise kelimeleri baştan yaratır. Onlara, olduklarından farklı anlamlar yükler üstelik bunu yaparken okuyucuya o sözcüklerin temel anlamıyla kullanılmadığını hissettirmez. Klasik şiir dilinin sanatlı anlatımı yerine sıra dışı imgelerden yararlanır. “Ölüm geliyor aklıma birden ölümBir ağacın gövdesine sarılıyorum”Cemal Süreya Bu dizelerden ne anlıyorsunuz? Kalın bir kütüğe sarılan bir ölümlü mü, yoksa bundan başka binbir şey mi? Bir ağacın gövdesine sarılmakla ölümün -rasyonel açıdan- hiçbir bağlantısı yok, ancak bu herhangi bir sorun teşkil etmiyor. Ben burada bu dizeleri anlatma yahut açıklama girişiminde bulunmayacağım çünkü eminim bu, sayfalar sürecek ve yine de yeterli olmayacaktır. İşte Cemal Süreya şiirleri ve birçok yönüyle İkinci Yeni tarzı böyledir. Bir şiir okunduktan sonra elbet onun üstüne söylenecek çok şey vardır ama “Ne anladın bu şiirden?” gibi bir soruya verilebilecek en güzel cevap “Anladım.” olacaktır. GÜL Gülün tam ortasında ağlıyorumHer akşam sokak ortasında öldükçeÖnümü arkamı bilmiyorumAzaldığını duyup duyup karanlıktaBeni ayakta tutan gözlerinin Ellerini alıyorum sabah kadar seviyorumEllerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyazİstasyonda tren oluyor birazBen bazan istasyonu bulamayan bir adamım Gülü alıyorum yüzüme sürüyorumHer nasılsa sokağa düşmüşKolumu kanadımı kırıyorumBir kan oluyor bir kıyamet bir çalgıVe zurnanın ucunda yepyeni bir çingene Tomris Uyar’ın Cemal Süreya ile olan ilişkisi hem enteresan, hem dillere destandır… Cemal Süreya şiirleri bu aşktan nasibini almıştır. Her akşam işten çıkıp şıp diye eve damlardı Cemal Süreya. Bir gün Tomris Uyar, “Biraz gez dolaş, arkadaşlarınla falan buluş” der. Ertesi gün geç gelir Cemal Süreya, daha ertesi gün de, hep geç gelir. Bu akşamlardan birinde, örtü silkelemek için pencereyi açan Tomris, apartmanın girişinde oturan Cemal’i görür ve gerçek ortaya çıkar. Her akşam iş çıkışı eve geliyor ama aşağıda oturup gecikiyordu’ Cemal Süreya… Tomris Uyar tarafından durumun adı derhal kondu Şahsiyet Rötarı… Tomris Uyar Cemal Süreya ile ilgili “Tanıdığı kaç kişi varsa, o kadar Cemal Süreya vardır. O yüzden ben bir tane Süreya biyografisi düşünmem. Üç tane yazılabilir. Üçü de apayrı.” demiştir. YAZMAM DAHA AŞK ŞİİRİ Oydu bir bakışta tanıdım onuKuşlar bakımından uçarıÇocuk tutumuyla beklenmedikUzatmış ay aydınlık karanlığımaNerden uzatmışsa tenha boynunu Dünyanın en güzel kadını oyduSaçlarını tarasa baştan başa rumeliOtursa ama hiç oturmaz kiKan kadını rüzgardı atlarınHep andım ne yaşanır olduğunu En çok neresi mi ağzıydı elbetBütün duyarlıklara ayarlıÖpüşlerin türlüsünden elhamraSınırsız denizinde çarşaflarınBir gider bir gelirdi işlek ağzı Ah şimdi benim gözlerimBir ağlamaktı tutturmuş gidiyorBir kadın gömleği üstümdeGünün maviliği ondanGecenin horozu ondan İlk evliliğinden sonra ikinci evliliğini Zuhal Tekkanat’la, üçüncü evliliğini Güngör Demiray’la yapar, ondan ayrıldıktan kısa bir süre sonra tekrar Zuhal Tekkanat’la birlikte olur tabii bu evliliklerin arasında sayısız gönül macerası, evlilikten dönen nişanlılıklar da vardır ve bunlardan sonra Cemal Süreya Birsen Sağnak’la evlenir. işte bu şiir Birsen hanım için yazılmıştır. SEVGİLİM BİR GÜNÜN Sevgilim, bir günün ortası şimdiTaşıtlar hızla gelip geçiyor, her yer kalabalık,Ben seni düşünüyorum bir bodrum kahvesindeUzat bana uzat elleriniİzinli askerler görüyorum, kırıtarak yürüyen işçi kızlarİstanbul her günkü yaşantısı içinde, uğultulu,Güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor Ben seni düşünüyorum seniHani tıpkı o ilk günlerdeki gibiKalbim diyorum kalbimDaha dün tezgâhtan çıkmış bir su sayacı gibiAşkı anılar besliyor düşler kadarBu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktırSevgi eskidikçe sevgi. Günümüz ekmeğimiz, türkümüzÇoluğumuz çocuğumuzBinalar yan yana yükselip gidiyorVapurların ağzı köpük içindeUzaklarda ne kapılar açılıyorTrenin biri bir istasyona varıyorOrdan çıkıyor biri. Her şey biliyor her şeySen biliyor musun bakalımSeni nice sevdiğimi?Üstüne titrediğimi?Geldiğimi?GittiğimiHadi! Cemal Süreye şiirleri Seniha Hanım ile olan ilişkisinden de etkilenmiştir. Cemal Süreya’nın ilk aşkıdır ve ortaokul yıllarında başlayan bu aşk evlilikle sonuçlanır. Hatta Süreya, Seniha Hanım’dan bahsederken, o yıllarda sınıfın tahtasına yazdığı kızıl mısralar adlı şiirinde Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu, Masmavi defterime kızıl satırlar doldu’ der. 1955 güzünde Eskişehir’den İstanbul’a yardımcı maliye müfettişi olarak atanır. İstanbul’a yerleşmesiyle edebiyat çevrelerinde ve etkinliklerinde daha sık görünmeye başlar; ancak bu durum ailesini ihmal etmesine yol açar. KANTO Ben nerde bir çift göz gördümseTuttum onu güzelce sana tamamladımSen binlerce yaşıyasın diye yaptım bunuBir bunun için yaptım— Garson bira getirGarsonun adı BarbaBen nereye gittimse bütün zulumlardıBütün açlıklardı kavgalardı gördüğümKötülüklerin büsbütün egemen olduğuNamussuz bir çağ bu biliyorsun— Garson rakı getirGarsonun adı HakkıSen belki de bir resimsin ne haberKırmızı bir Beykozun yanında duruyorsunYapan bir de ağaç yapmış yanınaDallarına konsun diye kelimelerin— Garson şarap getirGarsonun hali harap Süreya, bir şair olmanın yanında bir edebiyat eleştirmenidir de. Edebiyat üzerine birçok deneme yazmış, Cemal Süreya bazı şiirleri içinde edebiyata dair görüşlerini belirtmiştir. Diğer şairlerle ilgili onlarca şiir yazmıştır. Kimi şiirlerinde ise doğrudan bir şairi konu almasa da bir şairin en azından ismini geçirmiş, ona değinmiştir. Edip Cansever, Turgut Uyar, Karacaoğlan, İlhan Berk, Pir Sultan, Nâzım Hikmet ve onlarca şair… ÜVERCİNKA Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerindenEn uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeyeLaleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayızBirden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsunAma nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemezSevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyorBütün kara parçalarındaAfrika dahil Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olmaYatakta yatmayı bildiğin kadarSayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha nelerBoşunaymış gibi bunca uzaması saçlarınınBen böyle canlı saç görmedim ömrümdeHer telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyorBütün kara parçaları içinAfrika dahil Senin bir havan var beni asıl saran oOnunla daha bir değere biniyor soluk almakSabahları acıktığı için haklıGününü kazanıp kurtardı diye güzelBirçok çiçek adları gibi güzelEn tanınmış kırmızılarla açanBütün kara parçalarındaAfrika dahil Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötüBoynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremezBir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecekİki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlarBöylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlarZaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlarBütün kara parçalarındaAfrika dahil Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırasıKalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenkiPadişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yokAklıma kadeh tutuşların geliyorÇiçek Pasajında akşamüstleriAsıl yoksulluk ondan sonra başlıyorBütün kara parçalarındaAfrika hariç değil Üvercinka, kızının doğumunu karşıladığı anda hastanenin kapısında bekler onu. Hani şu meşhur şiiri ve aynı adlı kitabı Cemal Süreya’nın… Cemal Süreya, ilk kitabı Üvercinka 1958’de çıktığında, 27 yaşında, ilk şiiri “Şarkısı Beyaz” daha beş yıl önce yayımlanmış genç bir şairdi. Bu kitapla çağcıl Türk şiirinin en çok konuşulan, en çok tartışılan akımlarından İkinci Yeni’nin öncülerinden biri olacağını ne kendisi ne de bir başkası bilebilirdi. Üvercinka, Cemal Süreya’nın eşi Seniha Hanım hamile iken tanıştığı ve adını bilmediğimiz genç bir kızdır. Süreya’nın hayatında her daim bir sır olarak kalan bu kızın adını bilen olmamıştır. Türk şiirinin en güzel örneklerinden biri olan Üvercinka’, bu genç kızın güzelliği sayesinde Süreya’ya şöhreti getirmiştir. “Üvercinka, güvercin kanadından kısaltılarak elde edilmiş bir sözcük; barışa, aşka, dayatmaya dönük bir kavram. Kitabımın adını Üvercinka koyarak , kelimeyi zorlayan şiirimden ufak ama anlamlı bir kesit vermiş oluyorum galiba.” der şair… GÜZELLEME Bak bunlar ellerin senin bunlar ayaklarınBunlar o kadar güzel ki artık o kadar olurBunlar da saçların işte akşamdan çözülüBak bu sensin çocuğum enine boyunaBu da yatak olduğuna göre altımızdakiSabahlara kadar koynumda yatmışsınBak bende yalan yok vallahi billâhiSen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur İşe bak sen gözlerin de burdaGözlerinin ucu da burda yaşamaya alışıkİyi ki burda yoksa ben ne yapardımBak çocuğum kolların işte çıplak işteBak gizlisi saklısı kalmadı günümüzünGözlerin sabahın sekizinde bana açıkNe günah işlediysek yarı yarıya Sen asıl bunlara bak bunlar dudaklarınBunların konuşması olur öpülmesi olurSeni usulca öpmüştüm ilk öptüğümdeVapurdaydık vapur kıyıdan gidiyorduÜç kulaç öteden İstanbul gidiyorduUzanmış seni usulca öpmüştümHemen yanımızdan balıklar gidiyordu Muhteşem bir Cemal Süreya şiiri daha HÜZNÜN KUŞLARI ben bütün hüzünleri denemişim kendimdecanımla besliyorum şu hüznün kuşlarınıbir bir denemişim bütün kelimeleriyeni sözler buldum seni görmeyeli kuliste yarasını saran soytarı gibiseni görmeyelikasketim eğip üstüne acılarımınsen yüzüne sürgün olduğum kadınkardeşim olan gözlerini unutmadımçık gel bir kez daha beni bozguna uğrat sen tutar kendini incecik sevdirirdinbir umuttun bir misillemeydin yalnızlığaşanssızım diyemem kendi payımahain bir aşk bu kökü dışardaolur böyle şeyler ara sıraolur ara sıra *Cemal Süreya eserleri arasında doğrudan “Hüznün Kuşları” diye bir şiiri yoktur ancak Mazhar Alanson, Süreya’nın 5 ayrı şiirini Ülke, Aslan Heykelleri, Uçurumda Açan, Bu Bizimki, Dikkat Okul Var derleyip bu şarkının sözlerini oluşturmuştur. 1944 yılında, Süreya ilkokulun son sınıfındayken babası yeniden evlenir. Üvey anne, Cemal’e ve kız kardeşlerine hayatı zindan eder. Çocukluk yıllarında halk edebiyatı ve Alevi kültürü ile tanışmasına vesile olan annesinin, sürgünlüklerinin ilk yılında ölmesi ve akabinde kendisinin ve kardeşlerinin yaşadığı üvey anne zulmünün, Süreya’nın hayatının en yıkıcı dönemi ve şair oluşunu en çok etkileyen faktörlerden biri olduğu söylenebilir. İşte Cemal Süreya şiirleri böyle yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. TK Atlarla. Uzun bacaklı evrensel atlarBunlarla gelişiyor sevdamız anlatılmazÇocuklarla, kuşlarla, uçan, dal budak aşkta rastlanan o seçkin nokta. Sen kadınsın ya büsbütün soyunuyorsunSana vergi, atılacak her şeyi kolayca çıkarıp atmakÖptüğün gibi dünyanın bütün adamlarını bu arada beniUzanıp öpüyorsun ya atları çırılçıplakNe oluyorsa işte o zaman oluyor. Sen ağzını ilâve edince atlaraBirdenbire oluyor bu, şaşırıyoruzKorkunç bir güzellik halkların havasındaBirden ötesine geçiyoruz varmak istediğimizinAyır ayırabilirsen, hangimiz kadın, hangimiz erkek. HÜR HAMAMLAR DENİZİ Kadınlar hamamında GüzinBacağının birini suya uzattıErkekler hamamında SüleymanUzandı bu bacağı bir güzel öptüÖpsün bakalım Kadın kısmı n’apar Güzin onu yapacakBacağını azıcık yukarı çektiSüleyman yutar mı kaçın kurrasıBu sefer biraz aşağıdan öptüHadi bakalım Az daha biraz daha derken sonundaO güzelim bacak sudan çıkacakBacakla beraber bir mesele önemliAcap şimdi Süleyman nerden öpecekDur bakalım Erkekler hamamında SüleymanAz namussuz adam değilmiş haniKalkıp dosdoğru Eskişehir’e gittiGeçirdiği gibi başına şapkasınıEnflâsyon parasıyla otuz lira ASLAN HEYKELLERİ Çoğaltan ellerini seviyorum kaç kişiDokundukça dokundukça aslanlaraParklarda yakışıklı aslan heykelleriBirdenbire önümüze çıkıyorlar buysa çok güzelBizim bu aşkımızın aslan heykelleriŞahane değişik hüzün heykelleri yaniBen bütün hüzünleri denemişim kendimdeBir bir denemişim bütün kelimeleri Yeni sözler buldum bir nice seni görmeyeliDaha geniş bir gökyüzünde soluk aldıracak şiireHadi bir de bunlarla çağır gelsin aslan heykelleriOldurmanın yıkmanın yeniden yapmanın aslan heykelleriOlduran yıkan yeniden yapan gözlerini seviyorum kaç kişiBir senin gözlerin var zaten daha yokYa bu başını alıp gidiş boynundakiModigliani oğlu modigliani Az şey değil seninle olmak düşünüyorum daİçimde bir sevinç dallanıyor kaç kişiBir geyik kendini çiziyor karanlığa sonra kayboluyorKaranlık maranlık ama iyi seçiliyorYorgan toplanmış bacakların seçiliyorBir uçtan bir uca bacaklarının aslan heykelleriOnları ne denli sevdiğimin aslan heykelleriAyık gecemizi dolduruyorlar bir uçtan bir uca En olmayacak günde geldin tazeledin ortalığıAlıp kaldırdın bu kutsal ekmeği düştüğü yerdenBunlar hep iyi şeyler ya öte yandaOlsa yüreğim yanmıyacak aslan heykelleriAma yok aslan heykelleri var köpekDelikanlı bir köpeği var onunla yatıyorAdalet Hanım iki kişilik karyolasındaBozulmuş burjuva ahlâkına örnek NEHİRLER BOYUNCA KADINLAR GÖRDÜM Porsuk nehrinin geçtiği kadınlarHepsine yüzer kere rasladım en azdanUmutsuz sevdalara tutulmak onlardaBozkıra doğru seyrele seyrele yaşamak onlardaVerdi mi adama her şeylerini verirlerBen gördüm ne gördümse kadınlardaPorsuk nehrinin geçtiği Kızılırmak parça parça olasınBir parça ekmek siyah on kuruşluk kına kırmızıTaş toprak arasında türküler arasındaKaranlıkta bir yanları örtük bir yanları üryanKocaman gözleriyle oy anam bu kadar dokunaklıKimler ürkütmüş acaba bu kadar kadını Dicle kıyılarına tiren varıncaBüyük bir gökyüzü git allahım gitGenel olarak önce kaşları görünürSonra bütünsüz uykuları kaşla göz arasındaYanaklarında çıban izi taşıyan kadınlarGül kurusu Bir gün sizin de yolunuz düşer memleketeSiz de görürsünüz bunları kadınlardaÖdevleri yenilmek olan hepBıçakla kemik arasındaSusmakla ağlamak arasındaYenilmekKadınlar İNGİLİZ İngilizde bol gelirli bir bay şarkı söylüyorElbet söyleyecek yok bir de söylemesin miGözleri yüzünün tenha bir köşesine çekilmişÜstelik şarkının hakkını iyi veriyor Ben soluğu Meryem’in sokağında alıyorumMeryem’in diyorsam, Kolay Meryem’in, usullacık Meryem’inKaranlık bastırmış üstümüzü külliyetli miktardaAlçak sesle konuşuyoruz korkudan değil Çünkü ne zaman ağzından öpecek olsamHele bu ağız onun kendi ağzıysaKocaman bir gül yer alıyor arkamızdaZulma karşı Ayakta duran kadınlar olur yaMeryem bunlardanÜç türlü ayakta duruşu varBirini yalnız bana kullanıyor— Güzel mi bari— Hem de nasıl ÜÇGENLER Ali’nin üçgenidir bu çizdiğimNerde Öklid’in üçgenleri bu nerdeNa şunlar üç açısı üçü de yoksulBiri sıfırın altında sekiz dereceBirine atan atmış tekmeyi işi yaşBiri sizden bir sigara istiyorSadece bir sigara ne sandınızNe şuNe buSadece bir sigara istiyor tüttürsünNerde Öklid’in üçgenleri bu nerdeBu da Süheylâ’nınki işte aynıHer yerde görülen herhangi bir üçgenBir kenarını yamuk çizmişler Üsküdar’a gidiyorBir kenarına istesek her akşam raslıyabilirizBir kenarı da bir terzinin makasına komşu Allah versinKendi lâfına bakarsanız bunu üşümemek için yapıyorSadece üşümemek için ne sandınızNe şundanNe bundanSadece üşümemek için bu kışta kıyametteKendi kendine yetmiyen zavallı bir üçgenİşte bu da kimbilir kiminkiBir de dik açısı var ama ne dik açıEn ufak tepeleri o yaratmış sanırsınızÇalgıcının biridir belki de macun satanO şarkı senin bu şarkı benim İstanbul’daElinde bir keman var sadece bir kemanVe alaturkaEskiÜçgenler var üçgenlerde ortak noktalarÜçgeninizi çiziyorum var mı kendine güvenenBayanlar Baylar TÜRKÜ Bir sürü çiçek ama saydırmaya kalkmaAyrı ayrı kadınlardan koparılmışKadınlardan ya hem de bilsen nerelerindenKahin-klin kahin-klinBen ne kadar öbür çiçekleri denesemSeninki gül oluyor aralarında Bir sürü güvercin havalan. SaçlarınBunlar tıpkı senin sevilmedeki saçlarınKanatlarımdan bellidir yeni açılmış sokaklardaGülüm-mera gülüm-meraBir güvercin akıntısında kesin güvercinlerUçsuz bucaksız bana bakıyorsun Bir sürü Süleyman Vagon-Blö’deİçlerinden biri Vagon-Blö’deEn fazla kibarı en fazla penceresi olanÇal-para çal-paraAçlığa saygısından olacakBeni görünce şapkasını çıkarıyor. BENİ ÖP SONRA DOĞUR BENİ şimdiutançtır tanelenensarışın çocukların başaklarında. ovadangözü bağlı bir leylak kokusu ovadançeviriyor o küçücük güneşimizi. taşarak evlerden taraçalardangelip sesime yerleşiyor. sesimin esnek baldıranısesimin alaca baldıranı. ve kuşlara doğrufildişi rüzgarın güneş iskeleti. tahta heykeller arasındadenizin yavrusu kocaman. kan görüyorum taş görüyorumbütün heykeller arasındakarabasan ılık acemi– uykusuzluğun sütlü inciri –kovanlara sızmıyor. annem çok küçükken öldübeni öp, sonra doğur beni. Cemal Süreya şiirleri arasında annesini de anmayı ihmal etmez. Bilecik’e yerleşir yerleşmez annesi Gülbeyaz’ı henüz 23 yaşındayken kaybeder. Küçücükken yoksun kaldığı bu anne sevgisi şairi belki de ebedi bir sürgün kılar. Ve bu sürgün zamanla sevdiği her kadında annesinin arayışına dönüşen bir sürgün halini alır “Annem çok küçükken öldü / beni öp sonra doğur beni” BİLİYORUM SANA GİDEN Biliyorum sana giden yollar kapalıÜstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni Ne kadar yakından ve arada uçurum;İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi Uyandım uyandım, hep seni düşündümYalnız seni, yalnız senin gözlerini Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımımBen artık adam olmam bu derde düşeli Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan orayaYoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimiVe içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği Kaç kez sana uzaktan baktım vapurunda;Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyorNasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri Rastlaşmamak için elimden geleni yaparımBu böyle pek de kolay değil gerçi… Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;Bunun verdiği mutluluk da az değil ki Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi Bir gece yarısı yazıyorum bu mektubuYalvarırım onu okuma çarşamba günleri Cemal Süreya şiirleri içinde gel gitlerini çok defa dile getirmiştir. Bu şiirin hikayesini Zuhal Tekkanat şöyle anlatır “Bayan nihayet! Yani, bu artık son; bundan sonraki yaşamımda Birsen’den başkası olmayacak, anlamındaydı; ama Cemal, benim için de Güngör hanım için de nihayet’ demişti. bu hatırlatıldığında, bu kez kararlı olduğunu belirtmek üzere, Birsen hanıma bayan en nihayet’ diyordu.” ELMA Şimdi sen çırılçıplak elma yiyorsunElma da elma ha allahlıkBir yarısı kırmızı bir yarısı yine kırmızıKuşlar uçuyor üstündeGökyüzü var üstündeHatırlanacak olursa tam üç gün önce soyunmuştunBir duvarın üstündeBir yandan elma yiyorsun kırmızıBir yandan sevgililerini sebil ediyorsun sıcakİstanbul’da bir duvar Ben de çıplağım ama elma yemiyorumBenim öyle elmalara karnım tokBen böyle elmaları çok gördüm ohoooKuşlar uçuyor üstümde bunlar senin elmanın kuşlarıGökyüzü var üstümde bu senin elmandaki gökyüzüHatırlanacak olursa seninle beraber soyunmuştumBir kilisenin üstündeBir yandan çan çalıyorum büyük yaşamaklaraBir yandan yoldan insanlar geçiyor çoğul olarakDuvarda bir kiliseİstanbul’da bir duvar duvarda bir kiliseSen çırılçıplak elma yiyorsunDenizin ortasına kadar elma yiyorsunYüreğimin ortasına kadar elma yiyorsunBir yanda esaslı kederler içinde gençliğimizBir yanda Sirkeci’nin tren dolu kadınlarıAdettir sadece ağızlarını öptürürlerAyaküstü işlerini görmek yerineAdımın bir harfini atıyorum Cemal Süreya şiirleri arasında “Elma” aslında bir ilandır. Süreya’nın üvey kızı Gonca Uslu’nun aktardığına göre iddiaya girmeyi çok seven şair, arkadaşıyla bir telefon numarası üzerine iddiaya girer ve kaybederse soyadındaki “y” harfinden birini sildireceğini söyler. İddiayı kaybeder ve Süreyya olan soyadını Süreya olarak değiştirir. Bazı rivayetlere göre iddiaya girdiği kişi, kimliğini bir sır gibi sakladığı “Üvercinkasıdır”. “Elma” şiirinde, adındaki “Y” harflerinden birini attığını ilan eder, ve şöyle anlatır bu olayı “O zaman çok güvenirdim belleğime. Telefon numaralarını falan kaydetmezdim. Belki de kaydetmediğim için kalırdı. Ona dedim ki, eğer bu böyleyse, ismimden bir harf atarım dedim. Kaybedince, ismimde harf aradım, iki tane olandan birini atmak daha uygun geldi.” SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ? Sizin hiç babanız öldü mü?Benim bir kere öldü kör oldumYıkadılar aldılar götürdülerBabamdan ummazdım bunu kör oldumSiz hiç hamama gittiniz mi?Ben gittim lambanın biri söndüGözümün biri söndü kör oldumTepede bir gökyüzü vardı yuvarlakŞöylelemesine maviydi kör oldumTaşlara gelince hamam taşlarınaTaşlar pırıl pırıldı ayna gibiydiTaşlarda yüzümün yarısını gördümBir şey gibiydi bir şey gibi kötüYüzümden ummazdım bunu kör oldumSiz hiç sabunluyken ağladınız mı? SÜRGÜN Bizi bir kamyona doldurdularTüfekli iki erin o iki erle yük vagonuna doldurdularGünlerce yolculuktan sonra bir köye attılarTarih öncesi köpekler havlıyorduAklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polislerDuyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belkiAnnem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü Erzincan’dan sürgün edildiklerinde bindirildikleri sürgün treni, nereye götürüldüklerini bilmeyen insanlarla doludur… Yedi yaşında çıktığı bu yolculuk Cemal Süreya’nın bütün hayatını etkiler, şiirini besleyecek bir dönemin başlangıcı ve bir doğum anı’ olur. Trenden Bilecik’te indirilirler. Bilecik halkı gelenleri horlamak bir yana, bağırlarına basar sürgünleri; tepsi tepsi baklava börek taşırlar onlara. HAMZA Büyük bir ihtimalle ölmüştükŞehir kan kıyametti ayaklarımızdaGökyüzünü katlayıp bir köşeye koymuştukYıldızlar kaldırımlara dökülmüştü bütünHamza bütün parmaklarını ortaya dökmüştüYirmi yıldır cebinde biriktirdiği parmaklarınıHamza son şarkıyı kırka bölmüştüDoğrusu iyi idare etmiştikDoğrusu iyi haltetmiştikYaşıyanlar unutmuştu biziBiz öldüğümüzle kalmıştık DİLEKÇE SokağımsanBen anahtarı çevirdiğim zamanKapanan evin kapısı değil,Senin kapın olsun açılan. Adresimsen,Mektuplarım doğru dürüst gelsin;İki kişi telefonla konuşurkenOlmayalım hemen üç kişi. Kentimsen,Başka kentler de girsin araya;Daha bir sevinçle katılayım, şeyi yaz tarihimsen,Ama her bir şeyi; Dilimsen,Sen de koru biraz dilliğini. Düşüncemsen,Kızkardeşim pencereyi açsın;Sorguçlu bir ışık aracılığıylaGünyenisi dolsun içeri. Uzat saçlarını Frigya,Yârimsen,Yurdumsan;Söz ver Anadolu. 1938’de Dersim İsyanı sonrasında ailesi Bilecik’e sürgün edildi. Bilecik’te ilkokula başladı, İstanbul’da devam etti. Haydarpaşa Lisesi’nden mezun olup Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve iktisat Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli devlet kurumlarında çalıştı. Tüm bunlar, Cemal Süreya şiirleri için ilham kaynağı oldu… Birikmişlik. AŞK Şimdi sen kalkıp gidiyorsun, durur mu onlar da gidiyorlar, ben senin gözlerinsiz edemem bilirsinOysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştıkSevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydıBir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştüBir sevişmek gelmiş bir daha gitmemiştiYoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuzSanki hiç olmamıştı Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyorduŞurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullarŞurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyalarınÖyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmekKi Karaköy köprüsüne yağmur yağarkenBıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecektiÇünkü iki kişiydik Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmayaBir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamızSeni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyorduİki kere öpeyim desem üçün boynu bükükYüzünün bitip vücudunun başladığı yerdeMemelerin vardı memelerin kahramandı sonraSonrası iyilik güzellik. Aşkın onu bir menekşe kurusuna çevirdiği günler de Mülkiye yıllarına rastlar. Bu tutkulu âşığın yani şairin, karısına attığı tokadın pişmanlığı yüzünden, jiletle bileklerini kesecek kadar ileriye gitmesi, bu evliliğinin ömrü hakkında daha o günlerde ipuçları verir aslında. 1958 yılında ayrılan çift, yedi yıl sonra resmî olarak boşanır. ONLARIN YANİ SİZİN Onların, yani sizin hayatınızaŞarkılar girmiş, şarkısız edemiyorsunuzŞarkılar, yani barış yani gökyüzüYani bazan burun buruna geldiğiniz köşebaşlarındaSonra usul usul, yavaş yavaş kaybettiğinizYani dost geldi gelecek, sevgili sevdi sevecekYani yaşamak adına güzel düştüğü olanŞarkılar, yani yanıldığınız… Sizin, yani onların hayatlarınaAllahlar girmiş, Allahlardan kurtulamıyorlarAllahlar, yani çarşıda pazarda, yani evdeYani arabalarına taş koydukları caddelerdeBir dilim jandarma ekmeği kürekte, kürek denizdeYani sızlayageldiği şey öbür gölgesinden ölümü görmüş gibi korkulanAllahlar, yani yine yanıldıkları… HAMZA SÜİTİ Sürahinin en yamru yumru yerindeHamza’nın karısı bir, Hamza basbayağı sürahi, masanın üstündeSıfırıncı katta Cihangir’dekiŞehrin altında, şarkıların altında, kafiyenin hatırı içinAkşam akşam yarım somun sahibiHamza’nın karısı bir, Hamza iki. Leylâ’nın kaşları geldi oturdu karşımaHamza’nın karısı Leylâ, Hamza Afrikası uzun bir gece– Afrika dediğin bir garip kıta –Geceler yukarda telcek – bulutcakBöyle gecelerde yatan yatanaSıfırıncı katta Cihangir’dekiHamza’nın karısı Leylâ, Hamza Leylâ… AFRİKA Afrika dediğin bir garip kıtaEl bilir âlem bilirKi şekli bozulmasın diye Akdeniz’inHâlâ eskisi gibi çizilirHaritalarda İKİ KALP İki kalp arasında en kısa yolBirbirine uzanmış ve zaman zamanAncak parmak uçlarıyla değebilenİki kol Merdivenlerin oraya koşuyorum,Beklemek gövde gösterisi zamanın;Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,Bir şeyin provası yapılıyor sanki. Kuşlar toplanmışlar göçüyorlarKeşke yalnız bunun için sevseydim seni. Cemal Süreya 1931’de, o yıllarda Erzincan’a bağlı olan şimdilerde Tunceli’ye bağlı Pülümür ilçesinde doğdu. Babası Hüseyin, annesi ise Gülbeyaz’dır. Çocukluğunun ilk yıllarını Erzincan şehrinde geçirdi. Babası Hüseyin Bey, üvey annesi Esma Hanım, kız kardeşleri Perihan sağda, Ayten solda AÇILMAMIŞ KAPILAR Sevdiğin kentlerin selamı sankiSülüs kamyon şoförleriKûfi hamallar Anılar hep sonbaharda gibidirAstragan gecedeSüt yıldızlar Belleğinin yerini tutar kadehindekiTaşlar taş kemerlerİvedi sarmaşıklar Hayatını sarsan bin bir andanAdlarını yıllaraVeren yargıç krallar Ne varsa yarım kalmış, geleceğindirBir kez girilmiş sokaklarAçılmamış kapılar Bilir misin iki kökeni var hüsnüniyetininÇiçek durumu aşklar,Yaprak düzeni siyasalar. Şimdi çok sevdiğim sürgün sözcüğü çocukken beni allak bullak ediyordu. Bir gün büyük anneme sormuştum “Neyiz biz?” diye. Bir şey anlamadı. “Sürgün ne demek?” diye yineledim. Sürgün “menfi” demekmiş, “menfa”ya gönderilenlere “menfi” denirmiş. Bir an aklıma Yavrutürk dergisindeki bir tefrika geldi “Bir Göçmen Çocuğun Anıları.” “Göçmen miyiz yoksa biz?” diye soruyu değiştirdim. “Evet, işte buldun, göçmeniz biz” dedi. Rahatlamıştı. Ondan sonra kendimi bir süre göçmen olarak düşündüm… Diye anlatır şair sürgünlüğünü. AZ YAŞADIKSA DA Ben kibriti çaktığım zamanHer şey kırmızıydı yüzün olarakBen kibriti çaktığım zamanÇünkü her yüz bir memlekettir Ben sigaramı yaktığım zamanÇünkü her sigara bir kelimedirBen sigaramı yaktığım zamanGüz günleriydi bir şarkı olarak Bir güvercin ben öldüğüm zamanNice hüzünlerden yaprak yaprakBir güvercin ben öldüğüm zaman Sunay Akın’dan Cemal Süreya Darphane’de müdür; paranın yerinde şair müdür. Bütün yolsuzlukları tespit edip, rapor eder, Ankara’ya gönderir, mükafat bekler, ama ses yok. Bir daha yazıp bir daha gönderir. Çok geçmeden zamanın bakanı Darphane’yi teftişe gelir. Gelir ama Cemal Süreya’nın elini bile sıkmaz. “Bu kapının arkasında ne var?” diyerek bütün odaları dolaşır. Cemal Süreya’ya hiç muhatap olmaz, yardımcılarına sorar. Bu kapının arkasında ne var, burada ne var… İki saat dolaşır ve gider. Giderken Cemal Süreya der ki “Bir kapı var ki, onu size hiç açmayacağız”.“Hangi kapı, ne kapısı” der bakan.“Gönlümüzün kapısı”. Bakan gider, bir rapor hazırlar Darphaneyi gezdim, çok pis buldum. Müdür Cemalettin Seber’i Cemal Süreya görevden alıyorum. Cemal Süreya bu yazıyı alınca bir basın toplantısı düzenler ve der ki “Bakan haklı, gerçekten de o gün şanlı Darphane, tarihinde ilk defa kirliydi. O da Sayın Bakanın burada teftişte olduğu saatlerdi.” SÜVEYŞ Dengesini uzun bıyıklarına borçlu yürürkenSon derece ince bir kadın yüzünden sallantılıSevişken bir orospu en mayhoş tenlisi OrtadoğununÇeşmeden su içer gibi kolay rahatAvucunu çenesine dayayıp öptüğüAma sadece öpmek miO da ayrı meseleSaçındaki çiçeği yükleyip merhabasınaYoluna dikildiği ilk gündenberi onunGeceyi tutup getirmek birinci işiSonra belirtmek geceyi en yavuz lâflarlaMeryem kadifeden bir çingenedirAma çay içmenin kadifesi mi olurO da ayrı meseleGibi bir Erzurumlu yanından geçen minarelerinDaracık ıslığına buyur etmiş bütün mavilikleriMeryem Meryem benimle bir daha öyle konuşma MeryemAy sessiz sedasız bir çingenedirİnan ol başımı alır giderimAma nereye gidebilirO da ayrı meseleBiz seviştik Süveyş kanalı kapanmıştıEllerimizin balıkları bütün kanallarda BİR ÇİÇEK Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,Bir yanlışı düzeltircesine açmış;Gelmiş ta ağzımın kenarındaKonuşur durur. Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,Güverteleri uçtan uca orman;Aldım çiçeğimi şurama bastım,Bastım ki yalnızlığımmış. Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treniKeşke yalnız bunun için sevseydim seni. Tomris Uyar, Ülkü Tamer ile evliyken âşık olur Cemal Süreya’ya… İkisi de evlidir, ikisi de birbirleri için boşanırlar eşlerinden ve bugün bile, Türk edebiyatının en verimli aşkı’ tanımını hak eden üç yılı birlikte geçirirler. Verimliydi aşkları, çünkü Cemal Süreya aşk dolu, cinsellik yüklü en güzel şiirlerini onun için yazdı. ADAM Adam şapkasına rasladı sokaktaKimbilir kimin şapkasıAdam ne yapıp yapıp hatırladıBir kadın hatırladı sonuna kadar beyazBir kadın açtı pencereyi sonuna kadarBir kadın kimbilir kimin karısıAdam ne yapıp yapıp hatırladı. Yıldızlar kıyamet gibiydi kaldırımlardaÇünkü biraz evvel yağmur yağmıştıAdam bulut gibiydi, hatırladıAdamın ayaklarının altındaYıldızların yıldız olduğu vardıAdam yıldızlara basa basa yürüdüÇünkü biraz önce yağmur yağmıştı. DALGA Bulutu kestiler bulut üç parçaKanım yere aktı bulut üç parçaİki gemiciynen Van Gogh’dan aşırılmışBir kadının yüzü ha ha ha. Bir kadının yüzü avucum kadarİki gözümle gördüm vallahi billâhiYıldızlar vardı kafayı çekmiştimBu kimin meyhanesi ha ha ha. Bu Ali’nin meyhanesi bu da masaBu ipi kimse için gezdirmiyorumBir kere asılmıştım çocukluğumdaDirekler gemideydi ha ha ha. İki gemiciynen Van Gogh’dan aşırılmışBir kadının yüzü kaçıyordu yetişemedimBen ömrümde aşk nedir bilmedimSüheylâ’yı saymazsak ha ha ha. ŞU DA VAR Bir de var sen koynumda yatıyorsunGüzelsin güzelliğin mutlak amennaKızlığın masanın üstündeKocana saklıyorsun Oysa koca da ne benim kollarım varSoy bir portakal yedir bana dilim dilimBen uzun minareliyimdir doğma büyümeNe yapıp yapıp denizi görmek isterim CIGARAYI ATTIM DENİZE Şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüşüyoruzGökyüzünün o meşhur maviliğindeUzun saçlı iri memeli kadınlarıylaBir Akdeniz şehri çıkabilir içindenAlıp yaracak olsak yüreğiniŞimdi bir güvercinin Şimdi sen tam çağındasın yanına varılacakÖnünde durulacak tam elinden tutulacakHangibir elinden güzelim hangibirBir elinde kızlığın duruyor garip huysuzÖbür elinde yetişkin bir gün ışığıDaha öbür elinde de kilometrelerce hürlükÇalışan insanlar için akşamlara kadarToz duman içindeBir elinle de boyuna ekmek kesiyorsun Biz eskiden de en aşağı böyleydik senlenBir bulut geçiyorsa onu görürdükBir minarenin keyfine diyecek yoksa onuBir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onuNe zaman hürlüğün barışın sevginin aşkınaBir cigara atmışsak denizeSabaha kadar yandı durdu BALZAMİN Sen el kadar bir kadınsındırSabahlara kadar beyaz ve ağaçlara kapı komşu,Bazı çiçeklerin bu kadarla bitse iyi;Bir insan edinmişsindir kendine,Bir şarkı edinmişsindir, bir umutGüzelsindir de oldukça, çocuksundur daSaçlarınla beraber penceredeykenBesbelli arandığından haberliGemiler eskirken, deniz eskirken limandaSevgili. twitter ve google haberler üzerinden abone olarak takip edebilirsiniz. Edebiyat ile ilgili en çok okunan bilgi ve haberleri buradan takip edebilirsiniz.

cemal süreya kuşlar uçuyor şiiri sözleri